çok uzak kaldım dimi? ama ellerimi yeni kullanabilmeye başladım, üzücü bi kaza diyelim...
aslında yazıcak bişey yok şimdilik,uğrayıp bi meraba diyim dedim.
görüşmek üzre...
13 Ekim 2010 Çarşamba
9 Ağustos 2010 Pazartesi
bıktım!
dedim ki kendime "yaz artık bloguna bişeyler hem hali hazırda bi filmede bayıldın, anlat onu" ama ruh hali denen meret ne acayip bişeyse artık insanın hükmü geçmiyor kendine bile böyle zamanlarda...
deminden beri bulutsuzluk özlemi kulağıma "bu yorgunluktan bıktım" deyip duruyor onun hafif bi gazı da olabilir yada bu ruh halim bu fısıltıyı bağırtıya dönüştürüyor olabilir.
yani aslında şöyle ki anlatmak istediklerime bıktım/sıkıldım/uyuzoldum/ayaroldum
/aaagggghhhhh şeklinde yüksek nidalı isimler verilebilir, bıktım sadece bi öneri(:
aklıma ilk şu facebook olayı geliyor yine ya uyuz olduklarımı saymak istediğimde!!! müsadenizle(: (facebookseverlerigözlerindenöperim)
bazen arkadaşımın hesabından giriyorum bakıyorum ne var ne oluyor diye, yani neticede sevmesemde neyi sevmediğimi bilmeliyim dimi! yoyoyo asla gizli facebook severi değilim, çamur atmayın şimdi...
şu sıralar müsedenizle ben ona yüzkitabı/sosyalortam/bokçukuru demek istiyorum(aaaaa içimde kopan sövme ve bağırma arzusunu duysanız şaşarsınız) işte burada herkes almış başını bi geri sayımdır gidiyor. yani tamam eski arkadaşları bulmak dediler önce adına daha düzeyli karşı çıktım "insan geriye bakarak yaşar zaten, yarında bugünü özler! mevzu budur hayatta ama anlamsızdır" dedim, çünkü geçmişte kalmış/bırakılmış/unutulmuş/terkedilmiş/terketmiş birini yolda görmek ilginç yada eğlenceli olabilir. ayak üstü konuşulabilir yada uzun sohbetler yapılabilir, güzel... ama madem geride kalmış niye arıyoruz ki onu şimdi? ama pek tabiki insanlar küçük sosyal ortamlarla yaşayan canlılardır. bugün bu ortamı severler, yarın başka birini ve bi süre ortamsız kalınmışsa da geçmişe başvurmayı adet edinirler... normaldir, ne diyim... ama benim geçmişten tek bir insan bile olmadığından aradığım, bu iletiş'im sistemi bana hiç hitap etmemişti, ilgilenmedim... sonra paylaşım ortamına döndü adı, bu sefer herkes hakkında inanılmaz bilgi toplayabildik; ne renk sever, ne yer, şuan nerde kimle, üstünde ne var, ağlarken nasıl görünür, duşta şarkı söylerken neye benzer, şuan kimi düşünüyor, aşık mı, ayrılmış mı? hepsini bilir olduk maaşallah... buna da anlam veremedim! çünkü benim bildiğim insanda en çekici şey gizemdir ve kişisel hayat kesinlikle muhafaza edilmelidir. niye yıkıldı ki bu bölme şimdi diye bakakaldım bi süre daha... ayrıca paylaşımsa istenen bakınız mis gibi bloglar var, nedir yani derdiniz... neyse ben biliyorum dertlerini ya, bi daha bi daha dillendirmiyim, lüzum yok... ama şimdi bu geri sayımlara baktıkça sinirden kuduruyorum resmen ya, tabi yazın da etkisi çokkk büyük. çünkü insanlar normal hayatlarında sadece şunu yazabiliyorlardı sosyallik ve yaşanmışlık adına "@nTalYadA, T@aksimde, nargile!, aşkı memnu, sıkılıyooom, kızlarlaNeViZaDE..." (ay yazdıkça sıkıldım, daha fazla örneklendiremiycem biliyorsunuz işte)gibi tanımlarla,mekanlarla,cümleciklerle belirtiyorlardı hayatlarını ama şimdi yaz ya mevzular değişti, artık yanlızca iki kişinin anlayabileceği rakamlar var, iyi peki sadece iki kişi anlayabilecek niye yazıyorsun arkadaşım ha niye? niye biliyormusunuz çünkü biz bilelim diye... evet malesef buna sövmeye gelmiştim ama enerjim bitti sadece bir cümleyle özetleyebildim...
bu yorgunluktan bıktım nararnananana yapamadıklarım düşündürücüydü....
işte benim paylaşmak istediklerim yüzkitabı/bokçunuru duvarını dolduramayacağından arada burdan ses ediyorum bakınız bu film/şarkı/insan... güzel diye! ne anlatayım yani dimi kendimi kapattığım hayatımı ve yaptığım puzzle'ı mı? offf çok sıkıcıyım, aaa ama bakın aklıma ne geldi bende bundan sonra burdan puzzle'ımda eksik kalan parçaların sayısını yazıcam(: ahaha hatta yazıcağım rakamlar 1236/1089/865/211 gibi rakamlar olucağından daha çok ilgi topluycak, ulan neyi sayıyor geriye diye! ama olmadıki yamukprenses tuttun neyi sayıcağını da söyledin, çok sıkıcısın ahahaha. ama onlar da öyle yapıyorlar ya bide ikisinin anlayacağı rakamların altına ikisi yazışıyor falan kimse sormayınca(:
ayayay neyse ben gidiyorum, ama gitmeden mutlaka bu filmi izleyin demeyi de unutmuyorum;

Fransız yazar–reklamcı Frederic Beigbeder’in 2001 yılında yayınlanan, tüketim toplumunu ve özellikle de reklam dünyasını eleştiri topuna tuttuğu kitabı "99 Francs" komik kur çevirisiyle iki yıl önce vizyona girmiş ve ben elim bi talihsizlik sonucu anca düne kadar haberdar olamadım. Jan Kounen yönetmiş filmi... son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biriydi! ilk başta niye bu kadar abartılmış ki bu hayat dediysemde sonra maksadını kavrayıp şapka çıkardım kendilerine... reklamın bizi nasıl tüketime hizmet eden salaklara dönüştüğünü ağır bi şekilde gösteriyor film, bundan sonra markete gittiğinizde alıcaklarınızın kriterinin değişmiş olmasına ve kendinizi bunca zamandır ne kadar akıllı geçinseniz de ve ben gelmem bu numaralara deseniz de nasıl salak yerine konmuş bulacağınızla karşılaşmaya hazırsanız buyrun izleyin...
ayrıcı 1326 (:
deminden beri bulutsuzluk özlemi kulağıma "bu yorgunluktan bıktım" deyip duruyor onun hafif bi gazı da olabilir yada bu ruh halim bu fısıltıyı bağırtıya dönüştürüyor olabilir.
yani aslında şöyle ki anlatmak istediklerime bıktım/sıkıldım/uyuzoldum/ayaroldum
/aaagggghhhhh şeklinde yüksek nidalı isimler verilebilir, bıktım sadece bi öneri(:
aklıma ilk şu facebook olayı geliyor yine ya uyuz olduklarımı saymak istediğimde!!! müsadenizle(: (facebookseverlerigözlerindenöperim)
bazen arkadaşımın hesabından giriyorum bakıyorum ne var ne oluyor diye, yani neticede sevmesemde neyi sevmediğimi bilmeliyim dimi! yoyoyo asla gizli facebook severi değilim, çamur atmayın şimdi...
şu sıralar müsedenizle ben ona yüzkitabı/sosyalortam/bokçukuru demek istiyorum(aaaaa içimde kopan sövme ve bağırma arzusunu duysanız şaşarsınız) işte burada herkes almış başını bi geri sayımdır gidiyor. yani tamam eski arkadaşları bulmak dediler önce adına daha düzeyli karşı çıktım "insan geriye bakarak yaşar zaten, yarında bugünü özler! mevzu budur hayatta ama anlamsızdır" dedim, çünkü geçmişte kalmış/bırakılmış/unutulmuş/terkedilmiş/terketmiş birini yolda görmek ilginç yada eğlenceli olabilir. ayak üstü konuşulabilir yada uzun sohbetler yapılabilir, güzel... ama madem geride kalmış niye arıyoruz ki onu şimdi? ama pek tabiki insanlar küçük sosyal ortamlarla yaşayan canlılardır. bugün bu ortamı severler, yarın başka birini ve bi süre ortamsız kalınmışsa da geçmişe başvurmayı adet edinirler... normaldir, ne diyim... ama benim geçmişten tek bir insan bile olmadığından aradığım, bu iletiş'im sistemi bana hiç hitap etmemişti, ilgilenmedim... sonra paylaşım ortamına döndü adı, bu sefer herkes hakkında inanılmaz bilgi toplayabildik; ne renk sever, ne yer, şuan nerde kimle, üstünde ne var, ağlarken nasıl görünür, duşta şarkı söylerken neye benzer, şuan kimi düşünüyor, aşık mı, ayrılmış mı? hepsini bilir olduk maaşallah... buna da anlam veremedim! çünkü benim bildiğim insanda en çekici şey gizemdir ve kişisel hayat kesinlikle muhafaza edilmelidir. niye yıkıldı ki bu bölme şimdi diye bakakaldım bi süre daha... ayrıca paylaşımsa istenen bakınız mis gibi bloglar var, nedir yani derdiniz... neyse ben biliyorum dertlerini ya, bi daha bi daha dillendirmiyim, lüzum yok... ama şimdi bu geri sayımlara baktıkça sinirden kuduruyorum resmen ya, tabi yazın da etkisi çokkk büyük. çünkü insanlar normal hayatlarında sadece şunu yazabiliyorlardı sosyallik ve yaşanmışlık adına "@nTalYadA, T@aksimde, nargile!, aşkı memnu, sıkılıyooom, kızlarlaNeViZaDE..." (ay yazdıkça sıkıldım, daha fazla örneklendiremiycem biliyorsunuz işte)gibi tanımlarla,mekanlarla,cümleciklerle belirtiyorlardı hayatlarını ama şimdi yaz ya mevzular değişti, artık yanlızca iki kişinin anlayabileceği rakamlar var, iyi peki sadece iki kişi anlayabilecek niye yazıyorsun arkadaşım ha niye? niye biliyormusunuz çünkü biz bilelim diye... evet malesef buna sövmeye gelmiştim ama enerjim bitti sadece bir cümleyle özetleyebildim...
bu yorgunluktan bıktım nararnananana yapamadıklarım düşündürücüydü....
işte benim paylaşmak istediklerim yüzkitabı/bokçunuru duvarını dolduramayacağından arada burdan ses ediyorum bakınız bu film/şarkı/insan... güzel diye! ne anlatayım yani dimi kendimi kapattığım hayatımı ve yaptığım puzzle'ı mı? offf çok sıkıcıyım, aaa ama bakın aklıma ne geldi bende bundan sonra burdan puzzle'ımda eksik kalan parçaların sayısını yazıcam(: ahaha hatta yazıcağım rakamlar 1236/1089/865/211 gibi rakamlar olucağından daha çok ilgi topluycak, ulan neyi sayıyor geriye diye! ama olmadıki yamukprenses tuttun neyi sayıcağını da söyledin, çok sıkıcısın ahahaha. ama onlar da öyle yapıyorlar ya bide ikisinin anlayacağı rakamların altına ikisi yazışıyor falan kimse sormayınca(:
ayayay neyse ben gidiyorum, ama gitmeden mutlaka bu filmi izleyin demeyi de unutmuyorum;

Fransız yazar–reklamcı Frederic Beigbeder’in 2001 yılında yayınlanan, tüketim toplumunu ve özellikle de reklam dünyasını eleştiri topuna tuttuğu kitabı "99 Francs" komik kur çevirisiyle iki yıl önce vizyona girmiş ve ben elim bi talihsizlik sonucu anca düne kadar haberdar olamadım. Jan Kounen yönetmiş filmi... son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biriydi! ilk başta niye bu kadar abartılmış ki bu hayat dediysemde sonra maksadını kavrayıp şapka çıkardım kendilerine... reklamın bizi nasıl tüketime hizmet eden salaklara dönüştüğünü ağır bi şekilde gösteriyor film, bundan sonra markete gittiğinizde alıcaklarınızın kriterinin değişmiş olmasına ve kendinizi bunca zamandır ne kadar akıllı geçinseniz de ve ben gelmem bu numaralara deseniz de nasıl salak yerine konmuş bulacağınızla karşılaşmaya hazırsanız buyrun izleyin...
ayrıcı 1326 (:
26 Temmuz 2010 Pazartesi
beni hiç özlediniz mi vefasızlar?!!
başarılı işleri severim, kendi yaşadığım iklimin çocukları yapmışsa gururlanarak yayarım hatta(:
buyrun izleyin efenim, "gencecik yaratıcı türkler şimdilik gölgelerde yaşıyorlar ama gün ışığına çıkmalarını arzuluyorum projesi" sunar...
buyrun izleyin efenim, "gencecik yaratıcı türkler şimdilik gölgelerde yaşıyorlar ama gün ışığına çıkmalarını arzuluyorum projesi" sunar...
10 Temmuz 2010 Cumartesi
öyle büyük ki inan doktor içimde ki boşluk!!!
mutsuzluktan kusarak kurtulabilir miyim merakım uykuya dalmama neden oldu, epeydir gündüz uykusuna yatmamıştım ve artık uyumaktan nefret eder hale geldim... freddy'de insanlar uyumamak için uğraşırlardı ya, onun kadar yorucu uykuya dalmak benim için artık. rüyalarımda freddy krueger beni kovalamıyor ama her uyanışımda çokkkk uzun sürmüş bi kavgadan uyanmak, her gece çok yakın olduğum birini dövmek, öldürmek, nefret etmek... kolay olmuyor!
doktora söyledim, ilaçlar yapıyor dedim verme bana şu geceleri verdiğin ilacı ağlayarak uyanmak üzereyim dedim, dinlemedi... o zaman sadece not alan doktora baktım, ne düşündüğünü merak ettim. sanki benimle ve sorunlu hayatımla çok alakadar mış gibi görünen çehrenin altındaki gerçeği merak ettim; sabah kavga ettiği karısının akşam çıkaracağı çıngarın yoruculuğunu mu düşünüyordu? yada üzerinde ki pantolonun onu sıkışına bakarak çok kilo aldım mı diyordu? belki de demin giren hemşirenin acayip güzel tırnakları onun da ilgisini çekmişti, ona kaymıştı aklı diye de düşündüm. hatta öğle tatili bitince girmiştim muayenehaneye belki de muhabbet ederken tatlısını yememiştir ondadır aklı diye de düşündüm!
biran sadece sustum ve o sürekli not alıyordu, kalemin kağıtta ki sesinden başka birşey yoktu oda da, saat olmayışına şaşırdım "demek sessizlikte hastalar iyiden tırlatmasın diye koymuyorlar" diye düşündüm. sonra ona baktım ifadesiz yüzü yanlızca aldığı notlara bakıyordu "off bunaldım bu şehirli insanların sebepsiz depresyonlarından, yine mi saçma sapan anlıyorum seni diye teselli edicem" diye düşünüyor olabilir diye utandım da azcık, derdimi de diyemedim küçümser diye...
sessizliği bozan o oldu(haliyle) ne düşünüyorsun? dedi, "sizi" demek isterdim ama demedim! benden ne kadar üstün bi ırkın çocuğusun ki mutsuzluğumu senin gidermeni bekliyorum! diyemedim. ama bi keresinde yine bu tip bi doktor bana "anlıyorum çok zor bi hayatın var" diyerek durumumun normal olduğunu söylediğinde, "sanki aklınız şuan ki durumumu tahlil etmeye çalışıyormuş gibi konuşmayın. bu tavrınız, beni onaylama şekliniz hakaret gibi, aslında dolapta ki tatlıyı yada eve gidip televizyon karşısında uyuklamayı istediğinizi biliyorum" demiştim... kızmıştı o zaman da "şimdi en azından insani bi tepki veriyorsunuz" da demiştim. sonra bi daha gitmedim o doktora, bu doktor da farklı değil ama doğal diyorum, çünkü benim bakış açım aynı, belki biraz daha yumuşamış kenarları olduğundan daha uzun sabrediyorumdur sadece... neticede yorgunum, mutsuzum aslında tipik insanım ama insanların bu tip şeylerle mücadele ediş şeklini benimseyemediğim için kronikleşiyor bu nevrotikliğim. insanlar nasıl mı mücadele ediyorlar; kendilerini üstün görüp, başka bir şeyi umursamayarak, herşeyi küçümseyerek! yani normalleştirerek...
sonra dönüp doktora dedim ki, belki de size hastalık gibi görünen şey normal insanın alması gereken hal'dir! belki bize dayatılan insan profili yanlıştır. belki normal sayılan güzel olan/sağlıklı olan/zeki olan/yetenekli olan... değildir! belki ben normalimdir, kafamın bunlara çalışmasına izin verdiğim için, belki mutlu olmak uğruna görmezden gelmek yanlış olandır..............
yüzüme baktı sadece...
sonra ilaçların dozu arttı haliyle. o an gülümsedim sadece...
ve aklımda hep bu şarkı dönüyordu, hak verdim toroman'a.
bunlara takılan kaçıncı insandım kim bilir...
bekleme salonunda günü geçmiş dergiler,
saçım başım dağılmış, sanki bana benzerler...
doktor, doktor
insanlar hiç bilmiyor doktor,
insanlar hiç sormuyor doktor...
sonra ümitsiz kendimi ifade bile etmeye uğraşmadan kalkıp reçetelerimi aldım, insanların "normal" standardına yakın davranmaya çalıştım. ama çok yorgunum işte, bunları konuşabilecek biri bile yok... kimseler üzülmesin diye susuyorum...
La Science des rêves' de ki Stephane gibi rüyalarımın analizini istiyorum, yapabilir misin demek istiyorum birilerine?
sakın bana Stephane kim? diye sorma, yoksa asla anlatmam sana hiçbir şeyimi...
Stephane'i bile bilmiyorsan onun ve diğer filmlerin/kitapların/şarkıların/insanların/olayların
/maria'nın/roy'un/joel'in/Clementine/walt'un/usta'nın/latife'nin/bünyamin'in/ hayyam'ın/max'ın/ Sad Movie'nin/Kwak Jae-yong'in... açtığı yaraları bilmediğini farkedip bi yabancıya konuşamıycağımı hatırlıycam...
şimdi yanlız kalmak istiyorum...
iyi gelicek diye umuyorum.
ANAFORDA BOĞULMAK S.214
doktora söyledim, ilaçlar yapıyor dedim verme bana şu geceleri verdiğin ilacı ağlayarak uyanmak üzereyim dedim, dinlemedi... o zaman sadece not alan doktora baktım, ne düşündüğünü merak ettim. sanki benimle ve sorunlu hayatımla çok alakadar mış gibi görünen çehrenin altındaki gerçeği merak ettim; sabah kavga ettiği karısının akşam çıkaracağı çıngarın yoruculuğunu mu düşünüyordu? yada üzerinde ki pantolonun onu sıkışına bakarak çok kilo aldım mı diyordu? belki de demin giren hemşirenin acayip güzel tırnakları onun da ilgisini çekmişti, ona kaymıştı aklı diye de düşündüm. hatta öğle tatili bitince girmiştim muayenehaneye belki de muhabbet ederken tatlısını yememiştir ondadır aklı diye de düşündüm!
biran sadece sustum ve o sürekli not alıyordu, kalemin kağıtta ki sesinden başka birşey yoktu oda da, saat olmayışına şaşırdım "demek sessizlikte hastalar iyiden tırlatmasın diye koymuyorlar" diye düşündüm. sonra ona baktım ifadesiz yüzü yanlızca aldığı notlara bakıyordu "off bunaldım bu şehirli insanların sebepsiz depresyonlarından, yine mi saçma sapan anlıyorum seni diye teselli edicem" diye düşünüyor olabilir diye utandım da azcık, derdimi de diyemedim küçümser diye...
sessizliği bozan o oldu(haliyle) ne düşünüyorsun? dedi, "sizi" demek isterdim ama demedim! benden ne kadar üstün bi ırkın çocuğusun ki mutsuzluğumu senin gidermeni bekliyorum! diyemedim. ama bi keresinde yine bu tip bi doktor bana "anlıyorum çok zor bi hayatın var" diyerek durumumun normal olduğunu söylediğinde, "sanki aklınız şuan ki durumumu tahlil etmeye çalışıyormuş gibi konuşmayın. bu tavrınız, beni onaylama şekliniz hakaret gibi, aslında dolapta ki tatlıyı yada eve gidip televizyon karşısında uyuklamayı istediğinizi biliyorum" demiştim... kızmıştı o zaman da "şimdi en azından insani bi tepki veriyorsunuz" da demiştim. sonra bi daha gitmedim o doktora, bu doktor da farklı değil ama doğal diyorum, çünkü benim bakış açım aynı, belki biraz daha yumuşamış kenarları olduğundan daha uzun sabrediyorumdur sadece... neticede yorgunum, mutsuzum aslında tipik insanım ama insanların bu tip şeylerle mücadele ediş şeklini benimseyemediğim için kronikleşiyor bu nevrotikliğim. insanlar nasıl mı mücadele ediyorlar; kendilerini üstün görüp, başka bir şeyi umursamayarak, herşeyi küçümseyerek! yani normalleştirerek...
sonra dönüp doktora dedim ki, belki de size hastalık gibi görünen şey normal insanın alması gereken hal'dir! belki bize dayatılan insan profili yanlıştır. belki normal sayılan güzel olan/sağlıklı olan/zeki olan/yetenekli olan... değildir! belki ben normalimdir, kafamın bunlara çalışmasına izin verdiğim için, belki mutlu olmak uğruna görmezden gelmek yanlış olandır..............
yüzüme baktı sadece...
sonra ilaçların dozu arttı haliyle. o an gülümsedim sadece...
ve aklımda hep bu şarkı dönüyordu, hak verdim toroman'a.
bunlara takılan kaçıncı insandım kim bilir...
bekleme salonunda günü geçmiş dergiler,
saçım başım dağılmış, sanki bana benzerler...
doktor, doktor
insanlar hiç bilmiyor doktor,
insanlar hiç sormuyor doktor...
sonra ümitsiz kendimi ifade bile etmeye uğraşmadan kalkıp reçetelerimi aldım, insanların "normal" standardına yakın davranmaya çalıştım. ama çok yorgunum işte, bunları konuşabilecek biri bile yok... kimseler üzülmesin diye susuyorum...
La Science des rêves' de ki Stephane gibi rüyalarımın analizini istiyorum, yapabilir misin demek istiyorum birilerine?
sakın bana Stephane kim? diye sorma, yoksa asla anlatmam sana hiçbir şeyimi...
Stephane'i bile bilmiyorsan onun ve diğer filmlerin/kitapların/şarkıların/insanların/olayların
/maria'nın/roy'un/joel'in/Clementine/walt'un/usta'nın/latife'nin/bünyamin'in/ hayyam'ın/max'ın/ Sad Movie'nin/Kwak Jae-yong'in... açtığı yaraları bilmediğini farkedip bi yabancıya konuşamıycağımı hatırlıycam...
şimdi yanlız kalmak istiyorum...
iyi gelicek diye umuyorum.
ANAFORDA BOĞULMAK S.214
28 Haziran 2010 Pazartesi
herşey iyi gidiyor derken bastıran mide ağrısı ve yağmur'un "dur bakiyim var mı hemen öyle kendini iyi hissetmek!" demesi üzerine
valla diyceklerim başlıktan ibaret, buraya da benden hızlı davranıp bloğa koyma zaferine erişmiş mustafa güdük'ün ardında kalan ikincilik pozisyonunda çokkk sevdiğim bir adamdan çokkk güzel bir şarkı koymaktan başka sözüm yok...
18 Haziran 2010 Cuma
Seninle geleceğim, bu benim hayatıma mal olsa bile
gecenin bi vakti, yorgunum...
birazda mutsuz ve haddini aşan bi hassasiyet içindeyim. gönlümden geçen bu güzeller güzeli şarkıyı paylaşmak istiyorum...
gidicem bende bi gün kübanın sokaklarına, hatta mümkünse şu ahir ömrüm yollarda tükensin benim görmediğim yer kalmayana dek...
birazda mutsuz ve haddini aşan bi hassasiyet içindeyim. gönlümden geçen bu güzeller güzeli şarkıyı paylaşmak istiyorum...
gidicem bende bi gün kübanın sokaklarına, hatta mümkünse şu ahir ömrüm yollarda tükensin benim görmediğim yer kalmayana dek...
16 Haziran 2010 Çarşamba
dünyanın sonunda ki ev!
çok güzel bi film izledim;

evet ta kendisi...
çok etkileyiciydi ve açıkçası çok sevmesem de colin farell da çok başarılıydı. ayrıca filmde Sissy Spacek'i görmek de çok hoş oldu.
charlie chaplin'in çok sevdiğim bi sözü var; yönetmen birşey getirir, izleyici bir şey getirir ve sinema olur!
işte bu filmde bu kıvamı koruyabilmiş yönetmen, herşeyi alalade açıklamamış ve izleyiciyi filmin içine epeyce dahil etmiş. iyi sinema izleyicisi olmayanlar "şimdi orda n'oldu ben hiçbir şey anlamadım" diyebilirler. aslında her şeyin tane tane açıklanmasına alışık olduklarından bu tembellikleri, yoksa filmde anlaşılmayacak bir durum yok. hatta böyle ince tül perdenin ardından verilmesi insanı inanmasa da "ya belki bir umut düzelir" umuduna da sokuyor.
hepsi birbirinden ilginç üç kişinin bi arada kurdukları ilginç bi bağı anlatıyor film ve filmde bayıldığım bi repliği de yazmalıyım(: çok ilginç biri gibi görünen Claire'in kendinden daha da ilginç olan Bobby'ye "belki de o kadar sıradışı değilim, belki de sadece saçlarım sıradışı" deyişi çok samimiydi...
ayrıca film bi kitap uyarlamasıymış ve bu şarkı da filmde mühim yer almıştı. ben ki bayılırım bu şarkıya da bu adamada;
afiyetle inşallah efenim

evet ta kendisi...
çok etkileyiciydi ve açıkçası çok sevmesem de colin farell da çok başarılıydı. ayrıca filmde Sissy Spacek'i görmek de çok hoş oldu.
charlie chaplin'in çok sevdiğim bi sözü var; yönetmen birşey getirir, izleyici bir şey getirir ve sinema olur!
işte bu filmde bu kıvamı koruyabilmiş yönetmen, herşeyi alalade açıklamamış ve izleyiciyi filmin içine epeyce dahil etmiş. iyi sinema izleyicisi olmayanlar "şimdi orda n'oldu ben hiçbir şey anlamadım" diyebilirler. aslında her şeyin tane tane açıklanmasına alışık olduklarından bu tembellikleri, yoksa filmde anlaşılmayacak bir durum yok. hatta böyle ince tül perdenin ardından verilmesi insanı inanmasa da "ya belki bir umut düzelir" umuduna da sokuyor.
hepsi birbirinden ilginç üç kişinin bi arada kurdukları ilginç bi bağı anlatıyor film ve filmde bayıldığım bi repliği de yazmalıyım(: çok ilginç biri gibi görünen Claire'in kendinden daha da ilginç olan Bobby'ye "belki de o kadar sıradışı değilim, belki de sadece saçlarım sıradışı" deyişi çok samimiydi...
ayrıca film bi kitap uyarlamasıymış ve bu şarkı da filmde mühim yer almıştı. ben ki bayılırım bu şarkıya da bu adamada;
afiyetle inşallah efenim
13 Haziran 2010 Pazar
vertigo
geçen gün blogumun sıkı takipçisi hasan bana bi mail atmış. ordan yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı;
insan hayatını anlamlı kılabilmenin mümkünatı üzerine çok düşündüm. ve şu düğümü bir türlü çözemedim; bir his yada bir insanın tüm hayatı ya zirveye çıkarması yada yerle bir etmesi hayata karşı yetersizliğimizi bile yerle yeksan ediyor çünkü kendimize karşı da inanılmaz yetersiziz. böyle düşünmek durumun trajedikliğini arttırıyor tabi. yani bu kadar kolay mı diyor insan, bir his/bir insan/bir an... bu mudur yani hayatta ki kırılma noktaları, bunlar mıdır hayatı sürdürmemizi yada sonlandırmamızı sağlayan...
insan herşeyi bilebileceğini sanıyor ya, işte asıl mesele zaten orda başlıyor. hani zihin bizim yönlendirebileceğimiz bir emir komuta zinciriyle çalışıyordu, nerde kaldı insan isterse herşeyi yapabilir zırvalıkları?
yok işte, bizden bağımsız işliyor zihnimiz de hormonlarımız da... tanrının kuklası mıyız sorunsalından hormonların ve evrenin kuklası mıyıza geçiyoruz bir anda.
insan darlanmadan edemiyor tabi ve en korkuncu da şuan bilinçleniyorum diye düşünürken yine aptal bi hormon çalışabilir ve biz yine tüm bunları unutan mutluluktan aptallaşan insanlara dönüşebiliriz. eee ne anlamı var o zaman tüm bunların. yaşam için bi savaş vermenin nesi mantıklı ki şimdi?
ey hasan, söyle bakalım şimdi n'olucak?
p.s. bugün çok sevdiğim animasyonlar kervanına "horton"u da kattım, ve bu yazıyı yazarken pembe bir çiçek üzerindeki bir toz tanesinde yaşayan bir ırkı korumak için hayatını adayan ve o çiçeği milyonlarca pembe çiçek tarlasına düştüğünde azimle arıyan koca fil hortonu görmek beni gülümsetti...
animasyonlardan alıntılar yapıcak kadar da duygusalım bugün. sanırım bana bi yaşam hakkı daha verilseydi pixar animasyonlarında yaşamak isterdim;
-şimdi senin burda "kim o?" demen gerekiyor, tabi orda bi "kim" varsa(horton)
-bu uçmak değil fiyakalı bi düşüş(toy story)
-insanlar tanrıya inanmaktan hoşlanırlar çünkü sorularının cevapları karmaşıktır (mary and max))
-her zaman burda değildim, yani önceden ben normaldim(skhizein)
birde animasyonları hafife alırlar ya en çok ona üzülüyorum...
insan hayatını anlamlı kılabilmenin mümkünatı üzerine çok düşündüm. ve şu düğümü bir türlü çözemedim; bir his yada bir insanın tüm hayatı ya zirveye çıkarması yada yerle bir etmesi hayata karşı yetersizliğimizi bile yerle yeksan ediyor çünkü kendimize karşı da inanılmaz yetersiziz. böyle düşünmek durumun trajedikliğini arttırıyor tabi. yani bu kadar kolay mı diyor insan, bir his/bir insan/bir an... bu mudur yani hayatta ki kırılma noktaları, bunlar mıdır hayatı sürdürmemizi yada sonlandırmamızı sağlayan...
insan herşeyi bilebileceğini sanıyor ya, işte asıl mesele zaten orda başlıyor. hani zihin bizim yönlendirebileceğimiz bir emir komuta zinciriyle çalışıyordu, nerde kaldı insan isterse herşeyi yapabilir zırvalıkları?
yok işte, bizden bağımsız işliyor zihnimiz de hormonlarımız da... tanrının kuklası mıyız sorunsalından hormonların ve evrenin kuklası mıyıza geçiyoruz bir anda.
insan darlanmadan edemiyor tabi ve en korkuncu da şuan bilinçleniyorum diye düşünürken yine aptal bi hormon çalışabilir ve biz yine tüm bunları unutan mutluluktan aptallaşan insanlara dönüşebiliriz. eee ne anlamı var o zaman tüm bunların. yaşam için bi savaş vermenin nesi mantıklı ki şimdi?
ey hasan, söyle bakalım şimdi n'olucak?
p.s. bugün çok sevdiğim animasyonlar kervanına "horton"u da kattım, ve bu yazıyı yazarken pembe bir çiçek üzerindeki bir toz tanesinde yaşayan bir ırkı korumak için hayatını adayan ve o çiçeği milyonlarca pembe çiçek tarlasına düştüğünde azimle arıyan koca fil hortonu görmek beni gülümsetti...
animasyonlardan alıntılar yapıcak kadar da duygusalım bugün. sanırım bana bi yaşam hakkı daha verilseydi pixar animasyonlarında yaşamak isterdim;
-şimdi senin burda "kim o?" demen gerekiyor, tabi orda bi "kim" varsa(horton)
-bu uçmak değil fiyakalı bi düşüş(toy story)
-insanlar tanrıya inanmaktan hoşlanırlar çünkü sorularının cevapları karmaşıktır (mary and max))
-her zaman burda değildim, yani önceden ben normaldim(skhizein)
birde animasyonları hafife alırlar ya en çok ona üzülüyorum...
11 Haziran 2010 Cuma
son buluşma
çok yorgunum sevgili blog, mutsuz ve yorgun daha tanımlayıcı olur aslında... sabah çıkıp akşam geliyorum, bütün gün iyi bişeyler yapmaya çalışıyorum ama en çok durunca yoruluyorum ne yalan söyliyim...
neyse benim ruh halimi deşicek değilim şimdi, izlediğim çok güzel ama yerini bulamamış bi belgesel paylaşmaya geldim. ben zaten Nesli Çölgeçen'i selamsız bandosundan çok severim ve buda çok güzel bir iş olmuş. herkesin izlemesini şiddetle tavsiye(o ne demekse, saçma bi klişe işte)ediyorum. hele ki benim gibi sulu gözlüyseniz izlemek zorlaşıcak, orası kesin...
neyse benim ruh halimi deşicek değilim şimdi, izlediğim çok güzel ama yerini bulamamış bi belgesel paylaşmaya geldim. ben zaten Nesli Çölgeçen'i selamsız bandosundan çok severim ve buda çok güzel bir iş olmuş. herkesin izlemesini şiddetle tavsiye(o ne demekse, saçma bi klişe işte)ediyorum. hele ki benim gibi sulu gözlüyseniz izlemek zorlaşıcak, orası kesin...
7 Haziran 2010 Pazartesi
as&is
*hayatta ki tüm mühim şeyleri "oyun" gibi dandik isimlere tıkıştırıp yapaylaştırmış ve bu yapaylığı bizlere satmaya çalışan zihniyetten feci sıkıldım
*hayatlarını bomboş yaşayıp sonra yataktan bile makyaj ve fönlü saçlarla çıkan insanları hayranlıkla izleyip tüm bu aldatmacanın mümkün olmasını isteyen zihniyetten de feci sıkıldım2
*"... zihniyetten feci sıkıldım" diye her yere aynı cümleyi yapıştıranlardan da feci sıkıldım(nee? bakmayın öyle ben çelişkiyi severim)
*"hitler mühim adamdı, tu kaka israil" diyenlere sıkılmak bi yana kafa göz dalasım geliyor
*ertesi gün gazete başlıklarına yada daha da vahimi facebook paylaşımlarına göre rotayı tam tersi yöne çevirenler içinse artık ümidi kesip dayakta paklamaz bunları diye bulaşmıyorum bile
*tüm günlerini 20 sözcükle geçirenlerden, sonra bide yemekteyiz'de sürekli "ben onu kaale almıyorum" ve "ben ... biriyimm" cümlelerinden ise kusmak üzreyim
*hastanelerden/resmi dairelerden/doktorlardan/aptal bürokrasinin her yere aynı aptal ifadeyi yayışından hele nasıl sıkıldım anlatamam
*aptal hastaneden pert bi şekilde çıktıktan sonra ablamı 3-4 saat kucağında yavru kuş gibi benim verdiğim manolya'yı taşırken ve herkes hayretle "o ne?" diye sorarken ve o hafiften kasılırken görmeye ise bayıldım, yorgunluğumu unuttum
*hafta sonunun epey bi vaktini dört arkadaş emekliler gibi bira/kavga/gürültü ve gül kokusuyla pis yedili oynayarak geçirdik, bak ona da bayıldım(:
*yerin üstü yerine altına inanılmaz güzel bi ev oymuş adamı izlerken kendimden sıkıldım, aynı adam "bu dünyada inanılmaz zevkler var, keşfedin!" dediğinde "haklısın ülenn" diye nara atınca bi zevk gelmedi de değil sıkılmış bünyeme
öyle işte şimdi dondurma yiyip yemekteyiz izliycem... yok yok yalan, atlas koleksiyonumdan 98/99 dünyanın gelişimi dvdlerimi izliycem(: bööö, tamam buda yalan, o canım dvd lerim biraz daha kuzu kuzu yatıcaklar malesef çünkü ben kelime oyununu izliycem şimdi...
selametle efenim(:
*hayatlarını bomboş yaşayıp sonra yataktan bile makyaj ve fönlü saçlarla çıkan insanları hayranlıkla izleyip tüm bu aldatmacanın mümkün olmasını isteyen zihniyetten de feci sıkıldım2
*"... zihniyetten feci sıkıldım" diye her yere aynı cümleyi yapıştıranlardan da feci sıkıldım(nee? bakmayın öyle ben çelişkiyi severim)
*"hitler mühim adamdı, tu kaka israil" diyenlere sıkılmak bi yana kafa göz dalasım geliyor
*ertesi gün gazete başlıklarına yada daha da vahimi facebook paylaşımlarına göre rotayı tam tersi yöne çevirenler içinse artık ümidi kesip dayakta paklamaz bunları diye bulaşmıyorum bile
*tüm günlerini 20 sözcükle geçirenlerden, sonra bide yemekteyiz'de sürekli "ben onu kaale almıyorum" ve "ben ... biriyimm" cümlelerinden ise kusmak üzreyim
*hastanelerden/resmi dairelerden/doktorlardan/aptal bürokrasinin her yere aynı aptal ifadeyi yayışından hele nasıl sıkıldım anlatamam
*aptal hastaneden pert bi şekilde çıktıktan sonra ablamı 3-4 saat kucağında yavru kuş gibi benim verdiğim manolya'yı taşırken ve herkes hayretle "o ne?" diye sorarken ve o hafiften kasılırken görmeye ise bayıldım, yorgunluğumu unuttum
*hafta sonunun epey bi vaktini dört arkadaş emekliler gibi bira/kavga/gürültü ve gül kokusuyla pis yedili oynayarak geçirdik, bak ona da bayıldım(:
*yerin üstü yerine altına inanılmaz güzel bi ev oymuş adamı izlerken kendimden sıkıldım, aynı adam "bu dünyada inanılmaz zevkler var, keşfedin!" dediğinde "haklısın ülenn" diye nara atınca bi zevk gelmedi de değil sıkılmış bünyeme
öyle işte şimdi dondurma yiyip yemekteyiz izliycem... yok yok yalan, atlas koleksiyonumdan 98/99 dünyanın gelişimi dvdlerimi izliycem(: bööö, tamam buda yalan, o canım dvd lerim biraz daha kuzu kuzu yatıcaklar malesef çünkü ben kelime oyununu izliycem şimdi...
selametle efenim(:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)