26 Şubat 2010 Cuma

komodo furkan

işte bu resimde görülen saçma şeyi geçenlerde taksimde türkçe bilmeyen maximus adında bi herifden aldık. şimdi herif hem türkçe bilmiyor hem nasıl yaparızı anlatmaya çalışıyor falan derken bi baktık tamamen türkçe montaj anlatımı var. iyi güzel dedik, artık nasıl bi saflıksa -ulan türkçe montaj kızım eminmisin, diyemedim kendime
neyse montajı nasılsa yaparım demiş olucam ki hemen ona isim arayışlarına girdim ve son derece karizmatik olduğunu düşündüğüm -komodo ejderi adını verdim. ve -ehehe komodo ejderimi bi uçurucam var ya, falan diye havalı havalı konuşurken birden adının "uçan kuş furkan" gibi son derece zibidi bi isim olduğunu öğrenmemle epeyce bozuldum tabi. bide üzerinde made in china yazmazmı daha da ifrit oldum. neyse, oturduk biz dört kişi bunu yapmaya yeltendik ama her eline alan "bu ne be, bu nasıl bi anlatım" diyerek geri bıraktı, ki aynen bende. biraz uğraştıktan sonra topladık ne var ne yoksa koyduk poşetine orda bi daha açmamak üzere. kimse bişey demedi ama herkes bunun böyle olucağını ve böyle olmasının daha iyi olucağını biliyordu...
ama işte benim bugün can sıkıntım -yapıcam lan ben o furkan düdüğünden ejder, şeklinde ki kendimi gazlamamla yeniden buluşmama neden oldu. internette belki bişeyler vardır diye baktım, fakat bi nane çıkmadı ordan da. ve ben aynı kandan aynı ırktan geldiğim adamlar bunu yaptıysa bende birleştirebilir yada yeni bi soluk katabilirim dedim ve giriştim. valla yalan olmasın ama bir yada iki saate yakın bi süre uğraştım ve sonunda bitirdim. bitirince beni bi mutluluk, bi rahatlama sardı ki sormayın gitsin. ama gel gör ki, heyhat tüm ırkımız gibi bende birleştirme yaparken parça arttırdım:) tıpkı resimdekinin aynısı olmasına rağmen neden parça arttı anlayamadım ama yine de -evet çok tasarrufluyum aferim, dedim kendime. valla kalan parçaların alametinden midir, yoksa türk mühendisliğinin önlenemeyen yükselişinden midir bilemedim ama benim komodo ejderim uçmadı:( ühühühü malesef uçuramadım onu... gerçi komodo ejderleri uçamaz zaten, adı ejder onların yoksa dev bi kertenkele gibi bişey işte onlar ama söylenişi hoşuma gidiyor diye ona bu adı vermiştim... neyse işte velhasıl kelam elimde uçamayan bi komodo furkanım var artık benim:) birleştirdim ya, siz ona bakın! hem artan parçalardan da yavru furkancıklar yapmayı düşünüyorum zaten, ordan artanlarla da yavru komodocuklar, ordan artanla da tırtılcıklar, ordan artanla da minik uğur böcekleri, ordan artanla da minik solucanlar, ordan artanlada.......... :):):)

19 Şubat 2010 Cuma

mutlu aşk varsa da mutlu son yoktur!

şimdi günlerim epey birbirine benzer (hatta tıpatıp aynı) geçiyor ama, onları birbirinden ayıran tek şey hergün izlediğim, hatta bırakın izlemeyi yaşadığım filmler oluyor. yani günde sanırım 4-5 film izliyorum(diziler hariç:) buda iyimser bi rakam aslında ve şu sıralar seçtiğim filmlerin aynadaki yansımam olarak gördüğüm karakterlerine derin hisler bile besleyebiliyorum... ve dün şunu farkettim, ben oturup o karakterler için endişeleniyorum...
yani acayip işte, bu filmlerde ki karakterler hayatta hiçbir şeyi başaramamış(toplum standartlarına göre yanlız) ve içlerinde ki enerjinin de nereye ait olabileceğini aramaktan usanmış ve tamamen kendini akıntıya bırakmış, boşvermiş tipler. tabi onların hayatını hikayeselleştiren, bi araya gelerek bişeyler yapmaya çalışmaları.
ve bu kadar mahpus talihli insan çoğunlukla herşeyi ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. ama hikayelerde yanlarına kar kalan hep bütünlük duygusu oluyor. yani hikaye aile ile ilgiliyse aile bireyleri, dostlukla ilgiliyse dostlar sonunda birbirlerinin hayatlarında mühim yerler alıyorlar. (ki bu beni en derinden yakalayan hislerden biridir, benim için de mühimatı çok fazla bi değerdir bu) ama sanırım hikayeler güzel insanlardan oluşunca kötü sonlandırmaya kimsenin yüreği elvermiyor ve hemen mutlu bi sonla bitiriveriyorlar bu tür filmleri. ama beni inandıramıyorlar işte buna, çünkü ben onun mutlu bi son değil mutlu biran olduğunu biliyorum! ve biliyorum ki, o insanlar üzerlerine yapışmış gölgeleri gibi olan başarısızlıkları ve bi türlü örseleyemedikleri aidesizlik hisleriyle asla mutlu olamazlar...
o yüzden, o karakterlerle aramda geliştirğim bağ derinleştikçe onların yaşamlarına dair endişelerim de artıveriyor. Elegy filminde ki david için endişeleniyorum mesela yada Sunshine Cleaning'de ki rose ve norah için ve Ensemble, c'est tout'da ki Camille ve Franck için... en son izlediklerim bu filmler olduğu için aklıma ilk bu tutunamayanlar geliyor, ama bunlar ve niceleri için endişeleniyorum ben. medium dizisinde ki allisson gibi sürekli kaybedenlerin hayaletlerini görerek yaşıyorum. sanırım kendimi kurtarılamaz buldukça, birilerini kurtarmaya çalışıyorum. biliyorum saçma ama buna engel olamıyorum.
filmlerden biri henüz bitmiş ve benim gözümde ki yaş henüz kurumuşken bi arkadaşımla konuşuyorum mesela gündelik hayattan, herşey o kadar bulanık geliyor ki birden. gözbebeğinin karanlıktan birden aydınlığa geçmesi gibi herşeyin önünde bi sis dalgası oluveriyor, seçemiyorum önümü biran yada uykuyla uyanıklık arasında yaşanan tüyden hafif hissedilen beden gibi gerçekliği kavrayamıyorum. yoruluyorum işte böyle böyle, aslında hiçbir şey yapmazken...

bi tutunamayan'ın anlatıları...

15 Şubat 2010 Pazartesi

There'll be times that you'll believe you can really fly



geçen akşam can sıkıntısından tutup fotoğraf çekimi yaptık. kısıtlı imkanlarla oldu, ama güzel oldu bence:) yani ışık çok yetersizdi, çünkü tek ışık kaynağımız bi gece lambasıydı hemde enerji tasarruflu düşük voltajlı... ışıkçımız(ali efendi) yetersiz imkanlarla ve bi dünya azarla iyi sabretti bana doğrusu. sevinçcim modelim oldu yine ve sonrasında beğenmeyip çok kapris yaptı. irfan müdehaleden nefret ettiğimden sadece black/white ayarlarıyla ışığın yetersizliğini kapattı:) öyle işte, bi süre elimden bişeyler geliyor sanırım diye iyi hissettim kendimi...
ali bana bi foto galeri yapıcak ama o daha çoook sürer diye bir ikisini buraya koymak istedim...ve esasen şunu söylemek istedim canım arkadaşlarıma;
teşekkür ederim,
eşşekler siz niye olduğunu biliyorsunuz işte :)
mucukka

9 Şubat 2010 Salı

madonna olucakmış, gülmeyin! belki yarası var...

madonna olcakmış,
gülmeyin! belki yarası var
çok gülümsemiş, mutsuz olmamış
belli şakası var
beş dakika durup, bi dinleyin
belki bi sözü var
hemen gitmeyin bekleyin,
ayrıca bişi var
bizden farklıymış, evet deyin
-e sen öylesin
doğuştan starmış,
aman deyin, nazar değmesin
madonna olucakmış, gülmeyin...

seveni/sevmeyeni var, ama burda ki mevzu nil değil. bu şarkıda ki acınası ruh halinin herkesin başından başka karakterlerle en ergen çağlarda geçmiş olması... ben madonna olmayı istemedim ama vardı işte benim de kendimi layık gördüğüm bi yerler. ve insan kendini hakikaten bayağı bi süre inandırıyor buna: bi gün keşfedilecek ve değer, kıymet görecek kadar muazzam bi kristal olduğuna...
yani insan aynı atomlardan olunca elmasla-kömür arasında ki farkın tamamen renk/zevk farkı olduğunu sanıyor bi zaman sanırım.
ama sonra ayrılıyoruz işte yada ayrıştırılıyoruz böyle elmaslar/kömürler yada daha açık anlatımıyla değerliler/değersizler diye...
kendimce kurduğum hayaller ve bekleyişler beni küstürüyor böyle, ergen zamanlar da dedim ama sanırım biraz eksik söyledim, insanlar kömür/elmas diye ayrıldıktan sonra da ayrışmalar devam ediyor ve biz kömürler cephesinde ki bir ayrım kolu da; hayalciler/gerçekçiler. onlarda içlerinde ayrılıyor sonra, gerçekçiliği set yapıp kendi gerçeklerini kuranlar, hayal kurmaktan vazgeçemeyip gerçeklikle kendini araf'ta bırakıp hırpalayanlar... ben hayal kurmayı uzun zaman önce unuttum sanıyordum ama yanıldığım şey eskiden neredeyse tüm vaktimi hayal dünyasında geçiriyorken bunun dozajını artık azamiye indirmiş olmam.
çocukken ki yarattığım bu dünyanın da nedeni hep uyumsuzluktu aslında. küçükken çocuklarla anlaşmak zordu, sonrasında da işler yaver gitmedi ve büyükler zorladı beni. küçük numaralar geliştirdim sonradan beni aralarında barındırabilsinler diye. ama sonra fasülye sırığının tepesinde ki dev'e sürekli ninniler çalan arp kadar yoruldum... şimdi yorgun ve elinden pek bişey gelmeyen biri gibi hissederken kendimi, bu şarkıyı mırıldanmaya başladım...

bir kuşun kanatları olsaydım eğer, konuşulmayanları köşe bucak saklananları...

dün çok beğenerek bi eldiven aldım, yani irfancım aldı. öyle bu karlı günlerde sıcak tutacak cinsten değil, aksesuar için. eldiveni alırken çiftini bulamadı satıcı, bazen tekini de alabiliyorlar dedi ki, orda tek öteki tekinden olan benim beğendiğim eldivendi. ama ziyanı yoktu çünkü ben de onu zaten tek istiyordum. ama ne bilicektim ki gecenin bi yarısı bir diğerinin yeri belirsiz eldivenim aklıma bunca senaryo dolduracak. demin bi silkelendim, saatlerdir hiçbir şey konuşmadığımı ve saçma sapan bi biçimde diğer eldivenin olabileceği yerler ve haller ve sahipler üzerine bi dünya fantazi kurduğumu fark ettim. yani belki tanıdık, belki nefret ettiğim, belki imrendiğim, belki tanısam nefret ediceğim, belki uzun sohbetler yapabileceğim, belki benden çok küçük, belki -o alıyorsa ben almıyorum diyeceğim... birinde şimdi bu eldivenin teki. yada belki kaybetti/hediye etti/nefret etti... bilmiyorum işte, ama bu sadece bi vesile işte durup bazen düşünmek için. n'oluyo ya nereye koşuyorum ben böyle hızlıca bi tek ben yaşıyor sanarak vs. falan demek için vesile işte bu şimdi sahip olduğum eldiven teki...
sanırım şuurum bu düşünce deryasındayken kulağıma listede ki hep aynı şarkının sözlerinin çalınıyor olması da tesadüf değil; bir kuş :)
belki de bu şarkı beni seyrinin yörüngesini tuturamadığım bu gecede eldivenle yolculuğa çıkardı!
bilemiyorum,
öyle işte...

3 Şubat 2010 Çarşamba

üç kulak...

ikisi bile sağırken üçü n'apıcaksak...
video

ve karşınızda "şu anda! şimdi!" bandista...

daha dün çıktı fırından bu mini albüm ve diycek çok bişey yok yine. genel grev öncesi bandistanın yeni gibi duran ama aynı şeyleri söyleyen sözleri...
aynı yerden dinleye/indirebilirsiniz...
sucludur her aynasız
her günahkar bir aziz...

İşte burdan;Şu anda! Şimdi!

1 Şubat 2010 Pazartesi

kalbim kaybolmuş bir gemi hiç kimse bulsun istemem...

şu sıralar hayatta bıraktığım tek iz kanepenin minderinde ki çöküntü... elimde kumanda, üzerimde battaniye pek az kalkıyorum ordan ve su almak için kalkıp geri döndüğümde elimde bardakla o ize bi süre bakıverdim. her yer gayet derli topluyken kanepenin epeydir mudavimi olduğum minderi, yastığı karmaşık ve yorgun ruh halimin izini taşır gibiydi. birden yok olsam birileri düzeltene kadar bırakacağım iz bu kadardı işte. üzdü bu beni haliyle...
neyse, "günışığı temizleme şirketi" diye bi film işaretlemiştim o başlamak üzere, bende yerimi alıyım, yine susayana kadar kalıyım hatta öyle...