8 Aralık 2010 Çarşamba

bi gün+bi şarkı+bi film+bi veda!


bi gün;
yazdan kalma bi günde abant'a düştü yolumuz, nede güzel güneşli bi gündü hemde anlatamam. bende uzun uzun güneş banyosu yaptım orda, huzurluydu...

hakkını yemiyim döngüden ibaret de olsa abant da çok güzeldi, burda yatmış güneşlenirken sürekli green grass'ı mırıldanıyordum irfan'ıma en sevdiğim makamdan...


bi şarkı;
dahası bi şarkıcı! bi süredir bu kıza nasıl takıldım/bayıldım anlatamam, özellikle de bu nina simone cover'ı sürekli alt benliğimde fon halinde...


bi film;
tek başıma izlediğim ve bayıldığım "prensesin uykusu" ay aslında bi ton kulp takabilirim ki eksiklikleri vardı ama filmin söylemek istediği söz ve genco erkal o kadar iyiydi ki tek bi laf etmiycem... pek sevdiğim ayhan sicimoğlu'nun tabiriyle; hastasıyım...

bi veda;
kıymetlim canım ciğerim'e kısa süreli veda etmek durumundayım, burnumun direği sızım sızım ama yapıcak bişey yok saçma bi vatan görevi işte. tekrar buluşmak ümidiyle...

13 Ekim 2010 Çarşamba

selam!

çok uzak kaldım dimi? ama ellerimi yeni kullanabilmeye başladım, üzücü bi kaza diyelim...

aslında yazıcak bişey yok şimdilik,uğrayıp bi meraba diyim dedim.
görüşmek üzre...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

bıktım!

dedim ki kendime "yaz artık bloguna bişeyler hem hali hazırda bi filmede bayıldın, anlat onu" ama ruh hali denen meret ne acayip bişeyse artık insanın hükmü geçmiyor kendine bile böyle zamanlarda...
deminden beri bulutsuzluk özlemi kulağıma "bu yorgunluktan bıktım" deyip duruyor onun hafif bi gazı da olabilir yada bu ruh halim bu fısıltıyı bağırtıya dönüştürüyor olabilir.
yani aslında şöyle ki anlatmak istediklerime bıktım/sıkıldım/uyuzoldum/ayaroldum
/aaagggghhhhh şeklinde yüksek nidalı isimler verilebilir, bıktım sadece bi öneri(:
aklıma ilk şu facebook olayı geliyor yine ya uyuz olduklarımı saymak istediğimde!!! müsadenizle(: (facebookseverlerigözlerindenöperim)
bazen arkadaşımın hesabından giriyorum bakıyorum ne var ne oluyor diye, yani neticede sevmesemde neyi sevmediğimi bilmeliyim dimi! yoyoyo asla gizli facebook severi değilim, çamur atmayın şimdi...
şu sıralar müsedenizle ben ona yüzkitabı/sosyalortam/bokçukuru demek istiyorum(aaaaa içimde kopan sövme ve bağırma arzusunu duysanız şaşarsınız) işte burada herkes almış başını bi geri sayımdır gidiyor. yani tamam eski arkadaşları bulmak dediler önce adına daha düzeyli karşı çıktım "insan geriye bakarak yaşar zaten, yarında bugünü özler! mevzu budur hayatta ama anlamsızdır" dedim, çünkü geçmişte kalmış/bırakılmış/unutulmuş/terkedilmiş/terketmiş birini yolda görmek ilginç yada eğlenceli olabilir. ayak üstü konuşulabilir yada uzun sohbetler yapılabilir, güzel... ama madem geride kalmış niye arıyoruz ki onu şimdi? ama pek tabiki insanlar küçük sosyal ortamlarla yaşayan canlılardır. bugün bu ortamı severler, yarın başka birini ve bi süre ortamsız kalınmışsa da geçmişe başvurmayı adet edinirler... normaldir, ne diyim... ama benim geçmişten tek bir insan bile olmadığından aradığım, bu iletiş'im sistemi bana hiç hitap etmemişti, ilgilenmedim... sonra paylaşım ortamına döndü adı, bu sefer herkes hakkında inanılmaz bilgi toplayabildik; ne renk sever, ne yer, şuan nerde kimle, üstünde ne var, ağlarken nasıl görünür, duşta şarkı söylerken neye benzer, şuan kimi düşünüyor, aşık mı, ayrılmış mı? hepsini bilir olduk maaşallah... buna da anlam veremedim! çünkü benim bildiğim insanda en çekici şey gizemdir ve kişisel hayat kesinlikle muhafaza edilmelidir. niye yıkıldı ki bu bölme şimdi diye bakakaldım bi süre daha... ayrıca paylaşımsa istenen bakınız mis gibi bloglar var, nedir yani derdiniz... neyse ben biliyorum dertlerini ya, bi daha bi daha dillendirmiyim, lüzum yok... ama şimdi bu geri sayımlara baktıkça sinirden kuduruyorum resmen ya, tabi yazın da etkisi çokkk büyük. çünkü insanlar normal hayatlarında sadece şunu yazabiliyorlardı sosyallik ve yaşanmışlık adına "@nTalYadA, T@aksimde, nargile!, aşkı memnu, sıkılıyooom, kızlarlaNeViZaDE..." (ay yazdıkça sıkıldım, daha fazla örneklendiremiycem biliyorsunuz işte)gibi tanımlarla,mekanlarla,cümleciklerle belirtiyorlardı hayatlarını ama şimdi yaz ya mevzular değişti, artık yanlızca iki kişinin anlayabileceği rakamlar var, iyi peki sadece iki kişi anlayabilecek niye yazıyorsun arkadaşım ha niye? niye biliyormusunuz çünkü biz bilelim diye... evet malesef buna sövmeye gelmiştim ama enerjim bitti sadece bir cümleyle özetleyebildim...
bu yorgunluktan bıktım nararnananana yapamadıklarım düşündürücüydü....
işte benim paylaşmak istediklerim yüzkitabı/bokçunuru duvarını dolduramayacağından arada burdan ses ediyorum bakınız bu film/şarkı/insan... güzel diye! ne anlatayım yani dimi kendimi kapattığım hayatımı ve yaptığım puzzle'ı mı? offf çok sıkıcıyım, aaa ama bakın aklıma ne geldi bende bundan sonra burdan puzzle'ımda eksik kalan parçaların sayısını yazıcam(: ahaha hatta yazıcağım rakamlar 1236/1089/865/211 gibi rakamlar olucağından daha çok ilgi topluycak, ulan neyi sayıyor geriye diye! ama olmadıki yamukprenses tuttun neyi sayıcağını da söyledin, çok sıkıcısın ahahaha. ama onlar da öyle yapıyorlar ya bide ikisinin anlayacağı rakamların altına ikisi yazışıyor falan kimse sormayınca(:

ayayay neyse ben gidiyorum, ama gitmeden mutlaka bu filmi izleyin demeyi de unutmuyorum;

Fransız yazar–reklamcı Frederic Beigbeder’in 2001 yılında yayınlanan, tüketim toplumunu ve özellikle de reklam dünyasını eleştiri topuna tuttuğu kitabı "99 Francs" komik kur çevirisiyle iki yıl önce vizyona girmiş ve ben elim bi talihsizlik sonucu anca düne kadar haberdar olamadım. Jan Kounen yönetmiş filmi... son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biriydi! ilk başta niye bu kadar abartılmış ki bu hayat dediysemde sonra maksadını kavrayıp şapka çıkardım kendilerine... reklamın bizi nasıl tüketime hizmet eden salaklara dönüştüğünü ağır bi şekilde gösteriyor film, bundan sonra markete gittiğinizde alıcaklarınızın kriterinin değişmiş olmasına ve kendinizi bunca zamandır ne kadar akıllı geçinseniz de ve ben gelmem bu numaralara deseniz de nasıl salak yerine konmuş bulacağınızla karşılaşmaya hazırsanız buyrun izleyin...

ayrıcı 1326 (:

26 Temmuz 2010 Pazartesi

beni hiç özlediniz mi vefasızlar?!!

başarılı işleri severim, kendi yaşadığım iklimin çocukları yapmışsa gururlanarak yayarım hatta(:
buyrun izleyin efenim, "gencecik yaratıcı türkler şimdilik gölgelerde yaşıyorlar ama gün ışığına çıkmalarını arzuluyorum projesi" sunar...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

öyle büyük ki inan doktor içimde ki boşluk!!!

mutsuzluktan kusarak kurtulabilir miyim merakım uykuya dalmama neden oldu, epeydir gündüz uykusuna yatmamıştım ve artık uyumaktan nefret eder hale geldim... freddy'de insanlar uyumamak için uğraşırlardı ya, onun kadar yorucu uykuya dalmak benim için artık. rüyalarımda freddy krueger beni kovalamıyor ama her uyanışımda çokkkk uzun sürmüş bi kavgadan uyanmak, her gece çok yakın olduğum birini dövmek, öldürmek, nefret etmek... kolay olmuyor!
doktora söyledim, ilaçlar yapıyor dedim verme bana şu geceleri verdiğin ilacı ağlayarak uyanmak üzereyim dedim, dinlemedi... o zaman sadece not alan doktora baktım, ne düşündüğünü merak ettim. sanki benimle ve sorunlu hayatımla çok alakadar mış gibi görünen çehrenin altındaki gerçeği merak ettim; sabah kavga ettiği karısının akşam çıkaracağı çıngarın yoruculuğunu mu düşünüyordu? yada üzerinde ki pantolonun onu sıkışına bakarak çok kilo aldım mı diyordu? belki de demin giren hemşirenin acayip güzel tırnakları onun da ilgisini çekmişti, ona kaymıştı aklı diye de düşündüm. hatta öğle tatili bitince girmiştim muayenehaneye belki de muhabbet ederken tatlısını yememiştir ondadır aklı diye de düşündüm!
biran sadece sustum ve o sürekli not alıyordu, kalemin kağıtta ki sesinden başka birşey yoktu oda da, saat olmayışına şaşırdım "demek sessizlikte hastalar iyiden tırlatmasın diye koymuyorlar" diye düşündüm. sonra ona baktım ifadesiz yüzü yanlızca aldığı notlara bakıyordu "off bunaldım bu şehirli insanların sebepsiz depresyonlarından, yine mi saçma sapan anlıyorum seni diye teselli edicem" diye düşünüyor olabilir diye utandım da azcık, derdimi de diyemedim küçümser diye...
sessizliği bozan o oldu(haliyle) ne düşünüyorsun? dedi, "sizi" demek isterdim ama demedim! benden ne kadar üstün bi ırkın çocuğusun ki mutsuzluğumu senin gidermeni bekliyorum! diyemedim. ama bi keresinde yine bu tip bi doktor bana "anlıyorum çok zor bi hayatın var" diyerek durumumun normal olduğunu söylediğinde, "sanki aklınız şuan ki durumumu tahlil etmeye çalışıyormuş gibi konuşmayın. bu tavrınız, beni onaylama şekliniz hakaret gibi, aslında dolapta ki tatlıyı yada eve gidip televizyon karşısında uyuklamayı istediğinizi biliyorum" demiştim... kızmıştı o zaman da "şimdi en azından insani bi tepki veriyorsunuz" da demiştim. sonra bi daha gitmedim o doktora, bu doktor da farklı değil ama doğal diyorum, çünkü benim bakış açım aynı, belki biraz daha yumuşamış kenarları olduğundan daha uzun sabrediyorumdur sadece... neticede yorgunum, mutsuzum aslında tipik insanım ama insanların bu tip şeylerle mücadele ediş şeklini benimseyemediğim için kronikleşiyor bu nevrotikliğim. insanlar nasıl mı mücadele ediyorlar; kendilerini üstün görüp, başka bir şeyi umursamayarak, herşeyi küçümseyerek! yani normalleştirerek...
sonra dönüp doktora dedim ki, belki de size hastalık gibi görünen şey normal insanın alması gereken hal'dir! belki bize dayatılan insan profili yanlıştır. belki normal sayılan güzel olan/sağlıklı olan/zeki olan/yetenekli olan... değildir! belki ben normalimdir, kafamın bunlara çalışmasına izin verdiğim için, belki mutlu olmak uğruna görmezden gelmek yanlış olandır..............
yüzüme baktı sadece...
sonra ilaçların dozu arttı haliyle. o an gülümsedim sadece...
ve aklımda hep bu şarkı dönüyordu, hak verdim toroman'a.
bunlara takılan kaçıncı insandım kim bilir...
bekleme salonunda günü geçmiş dergiler,
saçım başım dağılmış, sanki bana benzerler...
doktor, doktor
insanlar hiç bilmiyor doktor,
insanlar hiç sormuyor doktor...
sonra ümitsiz kendimi ifade bile etmeye uğraşmadan kalkıp reçetelerimi aldım, insanların "normal" standardına yakın davranmaya çalıştım. ama çok yorgunum işte, bunları konuşabilecek biri bile yok... kimseler üzülmesin diye susuyorum...
La Science des rêves' de ki Stephane gibi rüyalarımın analizini istiyorum, yapabilir misin demek istiyorum birilerine?
sakın bana Stephane kim? diye sorma, yoksa asla anlatmam sana hiçbir şeyimi...
Stephane'i bile bilmiyorsan onun ve diğer filmlerin/kitapların/şarkıların/insanların/olayların
/maria'nın/roy'un/joel'in/Clementine/walt'un/usta'nın/latife'nin/bünyamin'in/ hayyam'ın/max'ın/ Sad Movie'nin/Kwak Jae-yong'in... açtığı yaraları bilmediğini farkedip bi yabancıya konuşamıycağımı hatırlıycam...
şimdi yanlız kalmak istiyorum...
iyi gelicek diye umuyorum.
ANAFORDA BOĞULMAK S.214

28 Haziran 2010 Pazartesi

herşey iyi gidiyor derken bastıran mide ağrısı ve yağmur'un "dur bakiyim var mı hemen öyle kendini iyi hissetmek!" demesi üzerine

valla diyceklerim başlıktan ibaret, buraya da benden hızlı davranıp bloğa koyma zaferine erişmiş mustafa güdük'ün ardında kalan ikincilik pozisyonunda çokkk sevdiğim bir adamdan çokkk güzel bir şarkı koymaktan başka sözüm yok...

18 Haziran 2010 Cuma

Seninle geleceğim, bu benim hayatıma mal olsa bile

gecenin bi vakti, yorgunum...
birazda mutsuz ve haddini aşan bi hassasiyet içindeyim. gönlümden geçen bu güzeller güzeli şarkıyı paylaşmak istiyorum...
gidicem bende bi gün kübanın sokaklarına, hatta mümkünse şu ahir ömrüm yollarda tükensin benim görmediğim yer kalmayana dek...

16 Haziran 2010 Çarşamba

dünyanın sonunda ki ev!

çok güzel bi film izledim;

evet ta kendisi...
çok etkileyiciydi ve açıkçası çok sevmesem de colin farell da çok başarılıydı. ayrıca filmde Sissy Spacek'i görmek de çok hoş oldu.
charlie chaplin'in çok sevdiğim bi sözü var; yönetmen birşey getirir, izleyici bir şey getirir ve sinema olur!
işte bu filmde bu kıvamı koruyabilmiş yönetmen, herşeyi alalade açıklamamış ve izleyiciyi filmin içine epeyce dahil etmiş. iyi sinema izleyicisi olmayanlar "şimdi orda n'oldu ben hiçbir şey anlamadım" diyebilirler. aslında her şeyin tane tane açıklanmasına alışık olduklarından bu tembellikleri, yoksa filmde anlaşılmayacak bir durum yok. hatta böyle ince tül perdenin ardından verilmesi insanı inanmasa da "ya belki bir umut düzelir" umuduna da sokuyor.
hepsi birbirinden ilginç üç kişinin bi arada kurdukları ilginç bi bağı anlatıyor film ve filmde bayıldığım bi repliği de yazmalıyım(: çok ilginç biri gibi görünen Claire'in kendinden daha da ilginç olan Bobby'ye "belki de o kadar sıradışı değilim, belki de sadece saçlarım sıradışı" deyişi çok samimiydi...
ayrıca film bi kitap uyarlamasıymış ve bu şarkı da filmde mühim yer almıştı. ben ki bayılırım bu şarkıya da bu adamada;

afiyetle inşallah efenim
video

13 Haziran 2010 Pazar

vertigo

geçen gün blogumun sıkı takipçisi hasan bana bi mail atmış. ordan yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı;

insan hayatını anlamlı kılabilmenin mümkünatı üzerine çok düşündüm. ve şu düğümü bir türlü çözemedim; bir his yada bir insanın tüm hayatı ya zirveye çıkarması yada yerle bir etmesi hayata karşı yetersizliğimizi bile yerle yeksan ediyor çünkü kendimize karşı da inanılmaz yetersiziz. böyle düşünmek durumun trajedikliğini arttırıyor tabi. yani bu kadar kolay mı diyor insan, bir his/bir insan/bir an... bu mudur yani hayatta ki kırılma noktaları, bunlar mıdır hayatı sürdürmemizi yada sonlandırmamızı sağlayan...
insan herşeyi bilebileceğini sanıyor ya, işte asıl mesele zaten orda başlıyor. hani zihin bizim yönlendirebileceğimiz bir emir komuta zinciriyle çalışıyordu, nerde kaldı insan isterse herşeyi yapabilir zırvalıkları?
yok işte, bizden bağımsız işliyor zihnimiz de hormonlarımız da... tanrının kuklası mıyız sorunsalından hormonların ve evrenin kuklası mıyıza geçiyoruz bir anda.
insan darlanmadan edemiyor tabi ve en korkuncu da şuan bilinçleniyorum diye düşünürken yine aptal bi hormon çalışabilir ve biz yine tüm bunları unutan mutluluktan aptallaşan insanlara dönüşebiliriz. eee ne anlamı var o zaman tüm bunların. yaşam için bi savaş vermenin nesi mantıklı ki şimdi?
ey hasan, söyle bakalım şimdi n'olucak?


p.s. bugün çok sevdiğim animasyonlar kervanına "horton"u da kattım, ve bu yazıyı yazarken pembe bir çiçek üzerindeki bir toz tanesinde yaşayan bir ırkı korumak için hayatını adayan ve o çiçeği milyonlarca pembe çiçek tarlasına düştüğünde azimle arıyan koca fil hortonu görmek beni gülümsetti...
animasyonlardan alıntılar yapıcak kadar da duygusalım bugün. sanırım bana bi yaşam hakkı daha verilseydi pixar animasyonlarında yaşamak isterdim;
-şimdi senin burda "kim o?" demen gerekiyor, tabi orda bi "kim" varsa(horton)
-bu uçmak değil fiyakalı bi düşüş(toy story)
-insanlar tanrıya inanmaktan hoşlanırlar çünkü sorularının cevapları karmaşıktır (mary and max))
-her zaman burda değildim, yani önceden ben normaldim(skhizein)
birde animasyonları hafife alırlar ya en çok ona üzülüyorum...

11 Haziran 2010 Cuma

son buluşma

çok yorgunum sevgili blog, mutsuz ve yorgun daha tanımlayıcı olur aslında... sabah çıkıp akşam geliyorum, bütün gün iyi bişeyler yapmaya çalışıyorum ama en çok durunca yoruluyorum ne yalan söyliyim...
neyse benim ruh halimi deşicek değilim şimdi, izlediğim çok güzel ama yerini bulamamış bi belgesel paylaşmaya geldim. ben zaten Nesli Çölgeçen'i selamsız bandosundan çok severim ve buda çok güzel bir iş olmuş. herkesin izlemesini şiddetle tavsiye(o ne demekse, saçma bi klişe işte)ediyorum. hele ki benim gibi sulu gözlüyseniz izlemek zorlaşıcak, orası kesin...

7 Haziran 2010 Pazartesi

as&is

*hayatta ki tüm mühim şeyleri "oyun" gibi dandik isimlere tıkıştırıp yapaylaştırmış ve bu yapaylığı bizlere satmaya çalışan zihniyetten feci sıkıldım
*hayatlarını bomboş yaşayıp sonra yataktan bile makyaj ve fönlü saçlarla çıkan insanları hayranlıkla izleyip tüm bu aldatmacanın mümkün olmasını isteyen zihniyetten de feci sıkıldım2
*"... zihniyetten feci sıkıldım" diye her yere aynı cümleyi yapıştıranlardan da feci sıkıldım(nee? bakmayın öyle ben çelişkiyi severim)
*"hitler mühim adamdı, tu kaka israil" diyenlere sıkılmak bi yana kafa göz dalasım geliyor
*ertesi gün gazete başlıklarına yada daha da vahimi facebook paylaşımlarına göre rotayı tam tersi yöne çevirenler içinse artık ümidi kesip dayakta paklamaz bunları diye bulaşmıyorum bile
*tüm günlerini 20 sözcükle geçirenlerden, sonra bide yemekteyiz'de sürekli "ben onu kaale almıyorum" ve "ben ... biriyimm" cümlelerinden ise kusmak üzreyim
*hastanelerden/resmi dairelerden/doktorlardan/aptal bürokrasinin her yere aynı aptal ifadeyi yayışından hele nasıl sıkıldım anlatamam
*aptal hastaneden pert bi şekilde çıktıktan sonra ablamı 3-4 saat kucağında yavru kuş gibi benim verdiğim manolya'yı taşırken ve herkes hayretle "o ne?" diye sorarken ve o hafiften kasılırken görmeye ise bayıldım, yorgunluğumu unuttum
*hafta sonunun epey bi vaktini dört arkadaş emekliler gibi bira/kavga/gürültü ve gül kokusuyla pis yedili oynayarak geçirdik, bak ona da bayıldım(:
*yerin üstü yerine altına inanılmaz güzel bi ev oymuş adamı izlerken kendimden sıkıldım, aynı adam "bu dünyada inanılmaz zevkler var, keşfedin!" dediğinde "haklısın ülenn" diye nara atınca bi zevk gelmedi de değil sıkılmış bünyeme

öyle işte şimdi dondurma yiyip yemekteyiz izliycem... yok yok yalan, atlas koleksiyonumdan 98/99 dünyanın gelişimi dvdlerimi izliycem(: bööö, tamam buda yalan, o canım dvd lerim biraz daha kuzu kuzu yatıcaklar malesef çünkü ben kelime oyununu izliycem şimdi...

selametle efenim(:

22 Mayıs 2010 Cumartesi

büyük düşünmek


bu karikatürü gördükten sonra dünyaya bakışım değişti, artık "insan yeter ki istesin, herşeyi yapabilir"e inancım tam(:

18 Mayıs 2010 Salı

beni küçükken hiç merak ettiniz mi?2

Okul yolumuz pek uzak değildi evimize, taş çatlasın 300 metreydi. Ama ben o yolda tam 8 yıl gidip gelmeme rağmen asla alışamadım. O yol bana hep eve çok uzak gelirdi. Okulun hemen altında ki sokakta oturanlara içten içe imrenmeye bile başlıyordum. İnsanlar başkalarının eşyalarına, notlarına, yada güzelliklerine imrenirken ben imrene imrene evlerinin okula yakınlığına imrenirdim. (Mesela bakın bu benim tembel ruhum hakkında çok önemli bi kaynak sayılır bence!)
5. sınıftayken aniden bizim canım önlüklerimizin yerini çirkin mavi önlükler alıvermişti. tüm okul yavaş yavaş mavi renge bürünmeye başlamıştı. Ben siyah önlüğü daha çok seviyordum, hem daha şık duruyordu hem üzerine ne renk hırka giyersen giy yakışıyordu. Ayrıca en önemlisi annelerimizin maharetleriyle yaptıkları beyaz yakalıklar siyah önlüğe daha çok yakışıyordu. Ben her ne kadar siyah önlüğü daha çok sevsem de tüm okulu her gün artan mavi önlüklü sayısıyla görmeye başlamıştım. Bu durum başta canımı sıkmıyordu, çünkü bunu bi tercih gibi görmüştüm. Yani mavi önlük de bi alternatifti, isteyenler mavi önlük giyecek isteyenlerde siyah önlük giymeye devam edeceklerdi. Yani ben böyle olacağını sanıyordum. Ama çok fena yanıldığımı çok geçmeden anladım. Bi gün bi baktım ki koca okulda siyah önlük giyen bi ben kalmışım. Okula gidemez olmuştum. Herkesin bana baktığını ve mavi önlük alamadığım için bana acıdığını düşünmeye başlamıştım. Oysa ki hiç alakası yoktu ben annemlerden asla bana mavi önlük almalarını istememiştim, ayrıca da önlüğüm her Türk ailesinin yaptığı gibi bir iki yıl giyebileyim diye büyük alınmış ve ancak o yıl tam olarak üzerime oturmaya başlamıştı. Birde artık ilkokul son sınıftık yani bi sonraki yıl forma giyecektik, şimdi yeni bi önlük aldırmak yalnızca boşa masraf olurdu. Ben o parayla hayvan şeklinde kalem başlığı, kokulu silgi, daha yeni bi klasör ve boya takımı almayı tercih ederdim.
Bunu böyle hissetmeme rağmen her sabah okula sıkılarak giderdim. Koridorlarda kendimi yanımdaki onca arkadaşıma rağmen hep yalnız hissederdim, genellikle teneffüslere çıkmaz yerime çivilenmiş gibi eve gidiş saatinin gelmesini beklerdim. Kantine inen arkadaşlarıma o zamanlar yalnızca zengin mönüsü sayılan simit gazoz aldırırdım, aklım sıra “ben fakir değilim istersem mavi önlük alır sizler gibi çirkin bi mavi önlükle dolaşabilirim ama ben siyah önlüğü daha çok seviyorum” mesajı verirdim…
Annemlere hiç söylemesem de (yada ben öyle hatırlıyorum, şimdi durduk yere anneme sorup anımın seyrini bozmayayım) bu aslında beni içten içe üzmeye başlamıştı. Bi yanım hiç gereği yok derken (ki bu mantığım oluyor), bi yanımda herkesin beni süzmesinden rahatsız oluyordu (buda ezik gururum oluyor)
Bu anı bi yere varır mı yada bi yere varmalımıdır bilmiyorum ama bu kaos tüm yıl sürmüştü. Ve ben o yılı azimle siyah önlükle bitirdim, bunu ezikliğimi temsilen anlatmadım, bu anı temsil etse etse düzene boyun eğmeyişimin temsilidir :)

15 Mayıs 2010 Cumartesi

7 Mayıs 2010 Cuma

Where is my mind

ah ne çok oldu bloguma yazı yazmayalı! tuhaf bi koşturmaca işte, gidiyorum nereye olduğu belli olmayan bi yolda, ondan ihmalkarlığım. misal birazdan üzerimdeki miskinliği askıya alıp yine başlıycam koşturmaya. ama erken uyandım bu sabah, biraz film izledim, sonra içime çöreklendi blokdaki savrukluğum. hemen yazıyım dedim, ama cümleleri uzatışımdan belli sanırım yazmak için kolları sıvadığım bi konum yok...
neyse işte öyle, anlatacaklarımı toparlayınca gelirim yine, gidicek pek yerim yok zaten...

ama dur ya bi şarkı ekliyim bari bi anlama vardırayım durumu.



james blunt'da ne güzel söylemiş dimi! haliyle yazının başlığıda belli oldu bu şarkıyla:)


sevgiyle!

24 Nisan 2010 Cumartesi

çok sıkıldım ama en çok kendimden

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her seferki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil

Nazım Hikmet

13 Nisan 2010 Salı

kadın-erkek/tanım-tanım


geçen gecenin bi vakti bi arkadaşımla tanımlar üzerine aklımıza ilk gelen cümleleri sıralıyorduk, böylece iki bilinç arasında ki ilginçlikleri farkediyorduk. yani en azından o bununla eğlenirken ben başta bunu gözlemliyordum. misal, beklemek...
-sabah evden çıkarken annem akşama karnıyarık yapıcam dedi, bütün gün akşam yemeğini bekledim resmen ve bi kadını beklemekten daha güvenliydi çünkü akşama mutlu olucağım kesindi
-valla ilk giriş böyleyse bende yemekten sonra uyumayan bi adamı beklemek derim
...
-birinin iyi bişey söylemesini beklemek
-mesai bitişini beklemek
-cumayı beklemek
-pazar uykularını beklemek
-kuşluk vakti yola koyulmayı beklemek
-stüdyoya girmeyi beklemek, sonrasında iyi iş çıkardık deyip bira içmeyi beklemek
-camdan dışarı bakıp bişey bekliyor havasına girmek, beklenecek bişey olduğunu ummak
-hep bi güzel kızın gelip beni bulacağını beklemek
-özenle hazırlanılmış bi buluşma saatini beklerken elbise kırışmasın diye oturmayacak kadar heyecanlanmayı beklemek
-çok saçmasın
-seninkiler sanki çok mantıklı, uyuz...
:) karşı bilinci anlamaya çalışmak yerine yermeyi daha eğlenceli buluyoruz biz tabi,ondan terbiyesizliğimiz...
"yatağın sol tarafı" başlıklı muhabbetin adab-ı mümkün olan anlatabildiğim kısmı;
-kızım ben yatağın solunu kimseye vermem, hem benim bildiğim kadınlar sağda yatmayı sever
-iyide solda yatmak isterse, "hadi ordan!"mı diyceksin?
-valla hadisin ordan ama
-iyi o zaman hayatının sadece solunda birini gördüğün kısmı, stüdyoya girdiğinde solunda duran basçı çocuk olarak kalır
-iyi çocuktur mehmet şikayet etmem, hem iyi bira içer hem az konuşur
-ay çok salaksın, mendeburluğun yanlızlığından, yanlızlığınsa mendeburluğunun getirilerinden
-sana bişey diyim mi, bigün sende sükunetin kıymetini anlıycaksın ve o zaman sana sorucam bu soruların hepsini yine
-bence soru sorabileceğin kimsen olmayacağından sükunetinin keyfini sürersin
-:)

aşk...
-aman be bok var sanki aşk, aşk başka bişey bilmiyor şu kadınlar
-valla sen o mutluluk hormonlarını çalıştıran başka bişey biliyorsan söyle bende yormıyım kendimi
-ya sen geçenlerde söylemedin mi koşmak da şehvetin çalıştırdığı hormonları çalıştırıyormuş ve insanı mutlu ediyormuş diye, o zaman top oynayalım
-ahaha olur bi halı saha yapalım o zaman bütün endorfinleri çalıştıralım, sonra satarız anasını dünyanın mutluluktan
-olur bide rus'a gideriz bak kalıyormu bu karmaşık kafa bunalımların falan
-terbiyesiz
-ne, bu karikatürü de sen okuttun bana, kızma hiç boşuna o zaman çok gülmüştün
-hadi be ordan ne alakası var, ama seninle oturup bişey konuşmaya çalışanda hata

son olarak onun açtığı bi başlıktan bahsedeyim; ben ruh ikizimi falan aramıyorum, sen onu bunu bırakda söylesene kızlar da yanlız kaldıklarında pornoya bakıyorlar mı?
....
-şşş kızım cevap versene
...
-bak ya, valla sana demedim geçenlerde bi kız porno izlemekten çok hoşlandığını söyledi, bunu söyleyen kız görmedim hiç inanamadım onun için soruyorum
...
-ya doğrumu söylüyor yoksa ilgi çekmek için mi atıyor onu anlamaya çalışıyorum
...
-of ya, iyi tamam hadi gel aşk hakkında konuşucam
...
-tamam dalga geçmeden tüm çıplaklığımla konuşucam
-ahaha valla mecaz yapmak istemedim, çekme hemen bi yere
...
-of be iyi sen bilirsin, iki votka daha yuvarla sen nasılsa canın sıkılır gelirsin birazdan. bu saatte başka kimseye satamazsın duygusal zırvalıklarını, yine ben burdayım unutma
...
sinirlendim/güldüm/kızdım/sonra çok sallamadım, söylediklerinde haklılıkda yok değildi ama herşey bu kadar düzde olamazdı. beni kızdırmayı seviyordu sadece ve cidden iki votka daha yuvarlayıp onun salaklıklarına daha çok güldüğüm bi sohbetle yine konuştuk...

12 Nisan 2010 Pazartesi

ve işte böyle biz, artık biz olmayacağız...

yorucu zamanlar geçiriyorum, en çok yoğrulmaktan yoruluyorum...
çok kafa yorup, kafa yorduklarımla yoğruluyorum...
acilen bi yerlerden mutluluk bulmalıyım, yoksa yokolacakmış gibi hissediyorum kendimi...
yaşamı artık zerre kadar anlamlı bulmuyorum...
yaşamı artık zerre kadar güzel bulmuyorum...
yaşamı artık zerre kadar barınılası bulmuyorum...
yaşamı artık zerre kadar mümkün bulmuyorum...
yaşamı artık zerre kadar yaşanılası bulmuyorum...
kendimi uzun zamandır güvenli bulduğum bi kalıbın içerisinde saklamaktan güçten düşürmüşüm, ona çok sinirleniyorum...
çok şeye sinirleniyorum ama sonra yorgunum diye sesim çıkmıyor...
egosuna yenik bi adamın ağzından çıkan sözlere çok içerliyorum...
"geleceğimiz için o kadar da umutlanma" diyen bi adama böyle söyleyebildiği için kırılıyorum...
beni eskiden çok seven ama beni şimdi çok güçten düşüren bi adama direniyor(d)um...
kendimi bu noktaya getirdiğim için en çok yine kendime kızıyorum...
var olan umudumda artık yok...
ve artık direnmekten vazgeçiyorum......


ben bu şarkıyı çok seviyorum. henüz "siz" dediği, varlığı bile belki de belli olmayan bi adamla yaşanacak ilişkinin iskeletini anlatan ve buna rağmen bunları yaşamalıyız diyen üzücü/doğru/acı bi şarkı...

7 Nisan 2010 Çarşamba

gördüğüm rüyanın etkisinden olsa gerek...



bir saattir arıyorum ama, kaynak bulamadığım için bu saçma videoyu yüklemek zorunda kaldım. sizde benim gibi gözlerinizi kapatıp dinleyin sadece:)
gerçi ben çok rezil bi rüyayla uyandığım için bu kadar içerleyip dinliyorum, sizinki nasıl olur bilmem...

6 Nisan 2010 Salı

the fall!!!

son zamanlarda izlediğim en etkileyici/en göz doyurucu/en dozunda mizah barındıran/en beni salya sümük ağlatan/en sevdiğim/en bayıldığım film oldu the fall...
daha biraz önce bitirdim filmi, hala gözüm yaşlı yani. ama bitti diye çok üzgünüm biraz daha hasbihal edebilirdik kendileriyle...

ölmemek için hikayeler anlatan şehrazat dan farklı olarak, yaşadığı ruh haline kendimi şu sıralar inanılmaz yakın gördüğüm roy ölmek için bi hikaye uyduruyordu, masum bebek alexandria'ya...
öyle oturup filmin konusunu falan anlatmıycam, baltalamıycam yani anlatımımla çünkü bence kesinlikle izlemelisiniz...

bu filmin kostümlerini görür görmez o olduğunu anladığım Eiko Ishioka yapmış. onun zaten ne kadar inanılmaz bi kadın olduğunu "hücre" filminde jennifer lopez gibi bi kadını çölde bembeyaz bi elbiseyle gerçek bi meleğe dönüştürdüğünde anlamıştım...
bu kadar muhteşem öğeyi bi araya toplamış bi filmin neden çekildikten 2 yıl sonra gösterime girdiğini de anlayamadım.
sanırım david fincher ve spike jonze gibi amerikanın iki en popüler yönetmenide bu filmin gördüğü ilginin azlığından rahatsız olmuş olucaklar ki, bu filmle hiç alakaları olmadığı halde filmin başında "david fincher ve spike jonze sunar" diye not düşürtmüşler...
öyle kolay da olmamış bu filmi çekmek, ince ince işlemişler ve bence bi sanat eseri yaratmışlar. bir planlık piramit görüntüsü için bile mısıra gitmişler. toplam 4 yılda ve 23 ülkede çekmişler ve ellerine sağlık ne diyim müthiş olmuş. en birincil hedefleri bu olmamıştır muhakkak ama beni kalbimden yakaladılar:)
ben bu filmi bi kaç yüz kere daha izlerim herhalde onlar yenisini ve bu kadar güzelini yapana kadar...
birde en bayıldığım diyalog, kız hikayenin gidişatından memnun değil ve gözyaşları içerisinde kötü bitmesin diye ağlarken roy'la arasında geçen diyalog;
-neden herkesi öldürüyorsun?
-bu benim hikayem
-benim de hikayem!
çok etkileyiciydi...

son zamanlarda çok fazla film izliyorum ve bu kadar çok film izlemenin bende çok ilginç bi etkiside oldu, artık bilgisayar başında başka bişeyle uğraşırken yada kitap falan okurken bile bu çok sevdiğim filmleri dinliyorum. evet izlemiyorum dinliyorum. valla müzik dinlemekten daha ilginç oluyor tabi ama, beni sanırım bağ kurduğum insanların dünyasında tutuyor diye bunu tercih ediyorum, iyi geliyor yani şimdilerde bu arkadaşlıklar...

p.s. googly googly googly go away...

5 Nisan 2010 Pazartesi

once:)


iki gün önce bu çok güzel filmi izledim ve takdir etmesini çok seven biri olarak da buradan belirtmek istedim...
"once" adlı bu çok güzel hikayeli ve kurgulu film bi irlanda filmi. irlandanın çok ünlü bi rock grubunun yıldızı olan "Glen Hansard" adlı güzel abi ve o zaman 18 yaşında olan bu kız çocuğu performanslarınında seslerinin olduğu kadar başarılı olduğunu gösterdi bu filmde.
aslında ben filmi daha başlar başlamaz çok sevdim. ben zaten yemekleri, mekanları, filmleri ve müzikleri ilk an hemen ya çok severim, ya nefret ederim. ve bu iki güçlü duygu beni hiç yanıltmaz bu başlıklarda... zaten filmin müziğini filmden önce duymuş ve çok sevmiş olduğumdan(bkz."canım şimdilerde hep bu şarkıyı çekiyor" başlıklı yazıda ki şarkı) güzel bi filmle karşılaşmaya hazırdım. ayrıca filmde ki bütün şarkılarda birbirinden güzel, onu da bilahire belirtmeliyim. ben en çok kızın çocukla ilk karşılaştıklarında çocuğun söylediği şarkıyı ve kızın pil aldıktan sonra dönerken söylediğişarkıyı çokk beğendim...
kurgusu ve oyuncuların rollerine sadakati çok başarılıydı. zaten ikiside esasen müzisyenler ve filmde en çok hakkını oyunculuktan daha iyi verdikleri müzikle sergelemişler. aslında müzikler o kadar iyi ki film sanki klip olsun diye çekilmiş gibi geldi biran...
bu filmde bi sürü eksikde çarptı gözüme ama onların hepsini kapatacak bi samimiyeti vardı filmin. yine tutunamayanlar ve ben olunca konu, aslında onları sevmeme çokta şaşırmamak gerekiyor haliyle:)
kızın tasmasından tuttuğu bi köpeği peşisıra gezdirmesi gibi hortumundan çekerek süpürgesini tüm gün taşıması çok sevimliydi. çocuğun otobüsde ki tüm sorulara şarkıyla karşılık verip sonra cozutmasında da çok dozunda bi güzellik vardı. kızın piyano çaldığı anda çocuğun çok şaşırması ve etkilenmesi, akabinde de kızı o an kabullenmesini diz çöküp onunla aynı hizaya geldiği bi planla anlatmak da çok yerinde bi karardı... (bunlar benim yorumlarım tabi:)
aşk ve tutku da vardı, ama öyle ikisi arasında varmıydı yokmuydu çok belli de edemedi kendini. sanki bunu yaşama lüksü yoktu kızın, ve adamında böyle bi maceraya yeterince cesareti yoktu. zaten 4-5 ortak gün geçirdiler birlikte, ama hayatlarına önemli imzalar atarak ayrıldılar birbirlerinden...
filmde dikkatimi birde ikisininde isimlerinin hiçbir zaman zikredilmemesi çekti. sonra oyuncuların ismi akarken onları tanımlayan isimler yerine kız/erkek diye adlarıldıklarını gördüm. ama "isim koymayalım bu karakterlere" dememişlerdi de, sanki lüzum olmamıştı gibi doğal ve güzel bi his bıraktı bende...
bide tüm yazılar aktıktan sonra filmin ismi olan "once" şarkısı sabırlılar için ortaya çıkıyor, buda bi sabırlıdan tüyo olsun size...

ne diyim başka bilmiyorum, ben bu filmi çok sevdim. sizde izleyin bu güzel filmi bence.
ve birde güzel şeyler umut edin! ben gecenin bu saatinde hala herşeyin daha iyi olabileceğini umut ediyorum mesela, siz de deneyin:)

1 Nisan 2010 Perşembe

kırılmasın diye durur kalbim...

bu odadan boğuluyorum, herkesin çok da üzerinde düşünmeden geçirdiği bi hayatı var ve ben onu saçma buluyorum. peki ben çok düşünüyorum da n'oluyor... daha beter belki de...
herşey yine çok anlamsız ve tanıdık, herkes yine pek meşgul, ben yine çok kırılganım...

düşlerin anahtarı

sanat camiasında özellikle sinemada, hiçbir sanat eseri yaratmamış olmasına rağmen john berger büyük saygı görür. bunun en büyük nedeni sanat da olmazsa olmaz bi özelliğe sahip olması pek tabiki; yaratıcı bakış açısı...
ondandır ki, john berger'in ağzından çıkan her söz fazlaca önemsenir.
ben, görme biçimleri kitabını okuyana kadar ne kadar büyük bi zekayla karşı karşıya olduğumu bilmiyordum. kitabı okuduktan sonra john berger'in kapak seçimini de öylesine yapmamış olduğunu gördüm. rene margritte'nin "düşlerin anahtarı" adlı bu tablosunu kullanmıştı, çünkü bu tablo onun söylemek istediği herşeyi o kadar iyi anlatıyor ki.
margritte'nin ne kadar sürrealist bi ressam olduğu tartışılmaz zaten, o nesnelerle sözcükleri birleştirip yeni bi bakış açısı kazandırdı sanata. ama bu tabloya john berger'i okuduktan sonra bi başka gözle bakmaya başladım. kimbilir belki de margritte'yi bile aşan bi anlam yüklüyordu john berger yada tam olarak onun istediği şeye hizmet ediyordu; sıradan gibi görünen bişeyi sorgulayıp yeni anlamlar kazandırmak...

bi tabloyu dört eşit parçaya bölüp içine nesnel varlıklar çizdikten sonra altına isimler yazmış. insanlar bu tabloyu ilk gördüklerinde altında ki isimlerin yanlış yazıldığını düşünüp önemsememişler ama sonra sadece birinin doğru yazılmış olması ilgilerini çekmiş ve nedenini düşünmeye başlamışlar, yani tamda ressamın istediği gibi...at'ın altında kapı, saatin altında rüzgar, sürahinin altında kuş ve valizin altında valiz yazıyor.
bende bu tabloya bakıp epey bi mesai harcadım aslında ve tuhaf bi evreka hissi yaşadım bu tabloda;
saatin altında yazan rüzgarı bi mecaza bağlayabiliriz. zamanın rüzgar gibi geçişinden vs... bu direk bi mecaz ve saatin altına rüzgar yazınca herkes aşşağı yukarı aynı şeyi anlar.
valizin altında valiz yazması zaten daha garanti bi tercih yoludur, gördüğümüzle altında yazan aynı şeydir.
at'ın altında kapı yazması da yarı mecaza vardırılabilir, kapılar ve atlar insana gidişi simgeliyor olabilir. kapıyı hızla çarpıp gitmek, usulca aralık bırakıp gitmek, kırmak vs... anlamlarına vardırabiliriz at'la hızlı, yavaş, usul gitmeyi... ama vazo ve kuşu anlamlandırmak mümkün değil, bu yanlızca margritte'nin anlamlandırabileceği bi durum olarak kalıyor bu tabloda.
şimdi tüm bu bahsetmeye çalıştığım şeyleri toparlamam gerekirse, john berger'in görme biçimleri diye yazdığı bi kitaba neden bu tabloyu kapak olarak seçtiğini anlayabiliyorum. yaptığınız iş yada sürdürdüğünüz hayat ne olursa olsun bu tablo aslında onu kısaca tanımlayabilir; ya saat-rüzgar gibi anlaşılabilir ama yaratıcı bi mecazı kullanıcaksınız, ya at-kapı gibi daha yoruma müsait ama karmaşık bi mecazı kullanıcaksınız, ya daha garanti bi yol seçip valiz-valiz'i kullanacaksınız yada "kimin beni anladığı umrumda değil, ben yaptım böyle oldu" deyip vazo-kuşu kullanacaksınız...
böyle bakıldığında bu tabloyu hayatın her yerine yayabiliriz...

ilk kez bi resim beni bu kadar heyecanlandırdı. hatta bi tane yaptırıp odama asıcam bu tablodan, o kadar etkilendim yani. umarım bende uyanan hisleri anlatabilmişimdir, gece gece kafamı bu kadar yorduğuna göre...

30 Mart 2010 Salı

tabula rasa...

herşeyin insan bilincinde doğarken yazılı olduğunu savunan descartes'in aksine john locke(lost'da ki değil) herkesin doğduğunda bi tabula rasa(boş bi levha)'sı olduğunu, yaşadıklarımızla yani deneyimlerimizle onu doldurduğumuzu söyler. bu boş bir levha tanımı da mısırda her doğan çocuğa hayatı boyunca doldurması için verilen boş bir tabletten yola çıkmaktadır.
bu açıklayıcı bilgiyi verdikten sonra kendi tabula rasama baktığımda gördüklerimin beni hayal kırıklığına uğrattığını da belirtmeliyim. yani deneyim denilen şeyin yavuklularından biri de pişmanlık olabilir tabi. deneyime bi rahat vermeyen, onu sürekli bunaltan ama yine de tuhaf cazibesiyle onu zaman zaman yolundan eden bi kadın gibi de olabilir. niye bilgeliğe erkek, yoldan çıkartana kadın rolü verdim bilmiyorum, buda toplumun empozelerinin benim tabula rasama yazdığı bi kuraldan olabilir tabi...
bana bu tabula rasayı hatırlatan saatlerdir yarın ki vermem gereken ödeve giriş cümlesi ararken bilgisayar ekranında ki boş sayfaya uzun uzun bakmam oldu sanırım. önümde minimal bi tabula rasa var hissine kapıldım az evvel.
onu neyle doldurmam gerektiğini tam kestiremiyorum şuan, korkutuyor beni bu ödev. yarın herkese benim hayatımı etkilemiş korkularımı ve acılarımı anlatan bi senaryoyu okumam gerekecek. ve burda mühim olan insanın dürüstlüğüymüş, bunu yazmakla taksim meydanında soyunmak arasında bi fark yokmuş ama insan önce kendisinin acısını anlatabilecek cesareti yakalamalıymış sonra herşeyi hakkıyla yazabilecek hale gelebilirmiş. yani kendine rol yapmamalıymış... hepsi güzel sözler ama nasıl olucak ki şimdi...
neyse kaçarım yok gidip ilk cümlenin ne olacağını saptamalıyım ve dürüst olmalıyım...
(bide bunu bu şarkıyla! yapmaya çalışıyorum,off zor işte)

ve son nasihatimi de geçeyim büyük bi küstahlıkla;
hoşçakalın ve tabula rasanıza kimseye müdahale ettirmeyin...

29 Mart 2010 Pazartesi

çekirdekten aile, fasulyeden nimet kadar olur!

brothers&sisters dizisinden nefret ediyorum, yada kendi sulu gözlü tabiatımdan. her bölümde illa beni ağlatıyorlar ya, pes doğrusu! bide amerikalılara duygusuz, doygun egolu, yanlızca birey olabilen insanlar derler. yok valla bu dizi bana gösterdi ki aile her yerde aynı, amerikada da! tabi ki bahsettiğim aile modeli kalabalık bi aile. Bende öyle bi ailenin ferdi olduğumdan herşey çok tanıdık, bildik geliyor bana. yanlız onlar içlerinde büyütmeden konuşarak çarçabuk çözüyorlar sorunlarını, bizde bi o eksik kalıyor gibi.

kocaman masalarını her bölümde en az bir iki kere kuruyorlar ve hepsinde illaki bi olay çıkıyor ya beni kalbimden yakalıyorlar.
insan küçükken kardeşleri genellikle sıkıntı olarak görüyor ama büyüyünce anlıyor kardeşin ne demek olduğunu ve ne kadar önemli olduğunu. buna inancıma rağmen benim bi aile kurma planlarım yok mesela, ama olurda bi gün aklımı hepten kaybedip bi aile kurarsam "en az üç tane" çocuk yapıcam:) söz...



*bu dizi için kaynak bulmakta zorlanışımız bana aileyi anlatan diziler tutmuyor sanırım'ı düşündürdü. lost, fringe, how i met your mother, flashforward yada heros için kaynak bulmakta asla zorlanmıyoruz(ki hepsini çok severek bende izliyorum ama demek istediğim şey başka) belki de insan hayatı yeterince dejenere ve yorucu olduğu için, bu tip ilgiyi komple kendi hayatımızdan uzaklaştıran filmleri tercih ediyoruzdur, bize yaşadığımız sorunları hatırlatacak bi şeyin yerine. yada belki gerçekten herkesin benim gibi sorunlu ama güzel aileleri yoktur da ondan hitap etmiyordur...


*illa bi tespit de yapıcam, duramıyorum:)

26 Mart 2010 Cuma

change your heart


sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin bu film hep benim en sevdiğim film olarak kalıcak, kim bilir hatta zaman ve duygular değişecek, bu filme dair anılarım bambaşka olucak ama bu filmin yeri değişmiycek...

fotoğrafa bakınca bile bin türlü şey hissediyorum, altı çok tehlikeli bi çatlağın üzerinde yatarak çatlağın sağlamlığına güven duymaktan ziyade yanındakine güven duyuyorlar. korkusuzlar mı? hayır, birbirlerine duydukları sevgi ve farklılıklar onları o kadar çok korkutuyor ki, birbirlerini unutmak için hafızalarını sildiriyorlar. çünkü kendi kendilerine birbirlerini hayatlarından çıkarmaları mümkün değil... hayatım boyunca bir kere bu kadar müthiş bi aşk yaşamak isterdim! ben muhtemelen clementine kadar korkusuz yatamazdım o koca çatlaklı buza, o anlamda daha çok joel'e benzerdim:) ama çok isterdim, birine bu kadar çok güvenebilmeyi...

ve tabiki bu şarkı da filmin ayrılmaz güzellikler skalasından;

beni küçükken hiç merak ettiniz mi?

Henüz çok küçüktüm, küçüğün anlam olarak ifade ettiği tüm anlamlara sahiptim. Ailece gidilen Gülhane pikniklerinde benim kaybolmam adeta gelenek haline gelmişti. Sonraları alıştım ama ilkinde çok korktuğumu hatırlıyorum, sadece etrafımı saran kalabalığın bellerindeki kemerleri görebiliyordum, kendimiyse çok yabancı ve küçük hissediyordum. O kadar kalabalıktı ki, bi gördüğüm kemer tokasını yada eteğin sahibi olan bacakları bir daha göremiyordum. Kalabalıkta ilerlemeye çalışıyordum, tanıdık bi suret arayarak.
Ağlamıyordum, çok korkuyor ama ağlamıyordum. Çünkü ağlarsam önümü net seçemeyecektim, o yüzden ağlamamalı ve yalnızca kendime dikkat etmeliydim. Aklımdan binlerce şey geçiyordu, annemi bir daha göremeyeceğim, bir daha asla o eve gidemeyeceğim, arkadaşlarımı göremeyeceğim, en sevdiğim elbiseyi giyemeyeceğim, bi adamın beni alıp dilenci yapacağı… bunun gibi bir sürü şeyin içinde bu dilenci hadisesi kafamı oldukça meşgul etmişti. Sanırım sezercik filmlerinin etkisiyle Erol taş gibi adamlar hayal ederdim kötü olarak ve orada benim gibi kaçırılmış bi sürü de çocuk olurdu.
Zorla dilenmeyi ve sömürmeyi öğretecekleri ve az para getirdiğim için yiyeceğim dayakların ve yüzüme yerleşen şamarların acısını daha o zaman hissetmeye başlamıştım. Çünkü ben hiç sömürücü bi çocuk olmamıştım, hastalandığımda bile bunu söylemez anlamalarını ve şefkat göstermelerini beklerdim!neyse…
Sonra bu dilencilik hadisesinin o kadar da korkunç olmadığına kendimi inandırmaya çalışmıştım. Nede olsa kötü olsa bile Erol taş da filmlerin sonunda gördüğümüz gibi iyi olmayı öğrenebilen iyi yürekli bi amcaya benziyordu. Ayrıca o kadar da sık banyo yapmak zorunda olmadığımı ve ödev yapmam gerekmediğini düşündükçe neredeyse dilenci olmak hoşuma bile gitmeye başlamıştı. Ben bunca düşünceyle savaşırken ve zihnimde dilenciliğim de beşinci günümü yaşarken birden bir el tuttu elimden, ben hem korku hem de sonunda bulunmuş olmanın heyecanıyla döndüm arkama. Genç bi kız tutuyordu elimden, yanında da bi çocuk vardı bana gülümseyerek bakıyorlardı. Onları şöyle bi süzdüm bunlar tanıdığım insanlar değillerdi ama çocukları dilenci yapmaya çalışan Erol taş’a da hiç benzemiyorlardı. Kendimi, korkuyla bi adım geri çektim, sonra kız daha da şefkat takındığı gözleriyle bana doğru iyice eğildi ve “merak etme seni annene götüreceğim” dedi. Ben hala korkuyordum, onun doğruyu söylediğini nereden bilebilirdim ki, ama yine de itirazsız beni bildiği yola götürmesine izin verdim. Yolda onun elimi tutup beni götürdüğü sırada, ben hala bir sürü şey geçiriyordum aklımdan, kendimi başka senaryolara hazırlıyordum şimdi de.
Sonra birden aklıma annemin çok sık tembih ettiği çocukların altın bileziklerini almaya çalışan hırsızlar geldi. Yeniden korkmaya başladım ve hemen dehşetle kollarıma baktım ama benim altın bileziğim yoktu ki, hiçte olmamıştı. Yeniden derin bi soluk alarak rahatladım bunlar çocukların altınlarını çalan hırsızlar olamazlardı, o an da hatırladım kulaklarımda ki sahip olduğum tek altın olan top küpelerimi. Yeniden korkmaya başlamıştım, sonra aklıma bir diğer korkunç ihtimal olan çocuk hırsızları geldi. Çocuğu olmayan ve başka çocukları kaçıran yada çocukları olmayan insanlara çaldıkları çocukları satan hırsızlar… kendimi başka bi evde hayal ettim, başka anne ve baba… sonra birden annem ve babamın hırsızların beni çaldıklarını fark etmeyecekleri gelmişti aklıma, zaten onlar kardeşimi benden daha çok seviyorlardı, birden beni hiç özlemeyeceklerine dair son derece korkunç bi senaryo çöreklendi aklıma. Ve artık göz yaşlarımı tutamıyordum, her şeye katlanabilirdim; dilenci çocuk olmaya, top küpelerimi kaybetmeye ama anne ve babamın beni unutmasına katlanamazdım… tam o sırada bi koşuşturmaca oldu etrafımda, ablalarım elimden tutmuş kıza beni onlara getirdikleri için teşekkür ediyorlardı, bense şaşkınlıkla onlara bakıyordum. Kız beni anneme götüreceğini söylemiş ama ben açıkçası pekte inanmamıştım. Annemi gördüm sonra aradan, koşup boynuna sarılmak ve onca maceradan sonra eteklerinin altına saklanıp bir daha da asla Gülhane’ye gelmemek istiyordum. Ama o benim kadar hasret dolu değildi. Önce kıza teşekkür etti, sonra da popoma bi patlak attı ve yanından ayrıldığım için çok kızdığını ve bunun hesabını evde soracağını söyledi. Şimdi artık daha da çok ağlıyordum ama vurduğu yer acıdığı için değildi göz yaşlarım, acımın şiddetinden çok onun keyfini çıkarıyordum. Annem yanımdaydı ve hala benim için endişe ediyor ve beni merak ettiği için bana vuruyordu…

(Bu anı, yıllar önce yaşadığım çok üzücü bi ayrılık anında aklıma gelmişti! Başı ve sonu bi kişiye özel olan mektubun tam ortasından aldım… artık o kişi için üzülmüyorum, hayat herşeyi sıradanlaştırmayı başarıyor...)

25 Mart 2010 Perşembe

41

bu blogda ki 41.yazım şuan yazmakta olduğum yazı. 40'ı görünce -hadi bakalım 41'in marifetini görelim, bakalım iyi bişeyler yazmaya sebep olucakmı... dedim hurafelere pirim vererek. ama açıkcası şuan çok tuhaf hissediyorum kendimi, biraz mutlu gibi! 41'in kerameti mi? bilemiyorum...
cem hocayla dersten çıktık biraz oturup konuştuk, bana çok güzel şeyler söyledi. bazen birini mutlu etmenin ne kadar kolay olduğunu düşündüm, o bana güzel şeyler söylerken. sonra montajı bitmiş filmimizi izledik, iyi olmuş/hoş olmuş diye, ona da mutlu oldum. yarın bi sürü insan o filmi izliycek ve hoca sahneye çıkmamız konusunda kararlı, tüm sorulara cevap vermemizi istiyor. bu beni biraz kastı ama şuan ki hissiyatlarım bundan çok daha iyi ve öte:)
hep mutsuzlukla ilgili yazmak benim de hoşuma gitmiyor, sanırım o yüzden gelir gelmez bunları anlatmak istedim. yarın filmden bazı fotoğraflar ve gecenin nasıl geçtiğini detaylıca anlatırım, şimdilik bu kadar...

17 Mart 2010 Çarşamba

yüzüm güldü sonunda:)

aşşağıda ki maili aldığım an her okuduğum cümlede "EVETTT" diye haykırdım. trenle italya keşfinin üzerinden 2 yıl geçti ve ben nihayet bu yaz için sonunda iyi planlar yapmaya başlayabilirim diye sevinçden delirdim:)

Sayın KUDRET MUTLU, BU YAZ ALIP BAŞINIZI GİDİN!..

Yaz için planınızı henüz yapmadıysanız GENÇTUR size birbirinden ilginç önerilerde bulunuyor. Bu öneriler sadece Türkiye için değil tüm dünyada geçerli, Avrupa’da, Vietnam’da, Hindistan’da, Afrika’da, Latin Amerika’da ya da siz nerede isterseniz?

Bu çalışma bir tatil ya da tur programı değil, bir öğrenme, keşif ve macera programıdır.

Hayal edin İtalya’da mafyadan kurtarılmış bağlarda üzüm toplamak istemez misiniz?

Çek Cumhuriyetinde biranın yapımını öğrenmek, Sırbistan Balkan Müzikleri Festivaline katılmak, Helsinki’de Rock Festivalinin organizasyonuna yardım etmek.

82 ülkede 2000 üzerinde kamp seçeneği sunan GENÇTUR’daki diğer bazı ilginç projeler de şöyle:

- Milano'da Film Festivali,
- Finlandiya’da gemi tamiri,
- Almanya'da restorasyon projesi,
- Meksika’da bitkisel ilaç yapımı,
- İzmir’de salça, tarhana, turşu kampı,
- Hırvatistan’da Dalmaçya Müzik Festivali,
- Karabağ’da nehir temizliği ve doğa kampı,
- İspanya’da arkeoloji çalışmaları,
- Kore’de sebze paketleme,
- Ve sayamadığımız binlerce çalışma, restorasyon,
inşaat, ekoloji, yoga, sanat, tiyatro, film vs.

Bu projeler sadece gençleri değil ruhu genç olanları da kapsıyor. Yeter ki kendinizi hazır hissedin. Her biri ortalama 2 hafta süren kamplar boyunca kamusal işlerde gönüllü olarak çalışıyorsunuz, konaklama ve yemeğiniz yerel ortaklarımızca ücretsiz karşılanıyor.

Size kalan;
karar vermek,
bilet almak
ve gitmek.

Evet evet dostlar, ben bu yoz Çek Cumhuriyetinde biranın yapımını öğrenmek ve Helsinki’de Rock Festivalinin organizasyonuna yardım etmek istiyorum:)

sizde ilgilenirseniz;
burdan gençturu ziyaret edebilirsiniz!
burdan da kamp listelerine ulaşabilirsiniz!

5 Mart 2010 Cuma

bu sene iyi geçmedi söylemem lazım, kader beni seçmedi ama görmemem lazım...

içim bi buruk bugün! onun için hislerimi birbirini tamamlamayan paragraflarla yapıcam, çünkü hislerimi bölük pörçük düşünce öbekleri oluşturuyor bugün;

bölük-I

tam 27 ye yeni alışmışken yarından itibaren başıma birde 28 çıkıyor... ben hep acayip gergin oluyorum doğum günlerimde, herşeye burun kıvırıp, feci kaprisli oluyorum mesela. ama sanırım bunların hepsi henüz sahip olduğum hiçbir yaşı kabullenememem den kaynaklanıyor. yani 1 yıl öyle yetersiz ki, onlara alışmak için. çünkü onlara alışmak için onları sevmek gerekiyor, ama insan kendisine sıkıntı yaşatan bi şeyi sevebilir mi? malesef hayır, o zaman neden bana sıkıntı yaşatmış bi yaşı seveyim ki... hayır yani bir ikisini sevsem önyargımı kırıcam, ama olmadı işte şimdiye kadar... ama işte bu şarkıyı mırıldanıp kendime umut aşılamalıyım ki, yeni yaşıma yeni bi şans verebileyim yarından itibaren(pehh, umuda gel)...
bölük-I+½
ama işte zaman ve sahip oduğum yaşlar hep hızlıca aktı gitti. aklımın karışıklığının geçmesini hiç beklemediler, hep beynim de "hadi ama bak gördün mü ... oldun, hala bişey olamadın" sesiyle yaşadım durdum! dibi çamurlu bi suyun durulmasını beklemeden hep bi değnekle karıştırdılar. oysa dibi görmek için harcadığım çaba beni öylesine yordu ki, başka bişey yapamadım...
kuantum dalgasında geçirdiğim yorucu zamanlara, dünyada göz dalması dediler. bilmediler ben ne çok yorulmuştum sadece gözüm dalarken...

bölük-II

ben hayatta hep çok şey olmak istedim aslında, ama hiçbir zaman noktasal bi vuruş yapamadığımdan hiç"bi"şey olarak devam ettim hayata. çocukken hep konservatuara gitmek isterdim mesela, ama o yaşta(ve halen de) saptıyamadığım bişey vardı; konsertavuarda neye gitmek istiyordum? yani biliyordum işte o civarlarda bulunmalıydım da neresinde?
hala da aynı aklı karışık insanım, bilemiyorum hala yerimi. onun için bişeyi yapmak için bu dünyaya geldiğine inanan insanlara hayranlık duyuyorum, kaportacılık bile yapıyo olsalar. yaptıkları işte kendilerine özgü tarzlarıyla onlar hemen kendilerini belli ediyorlar ya, bu ne güzel bişeydir böyle diye imreniyorum.
imrenmekten öte kıskanıyorum aslında,
evet...

bölük-III

beni tanıyan insanlar benim bi çok konuda yetenekli biri olduğumu söylerler sorsanız, ama onlarda tam olarak şuraya ait diyemezler benim için. bu cümlenin gerçekliği yazarken bile çok üzdü beni!

pörçük-I

yaşanan zamanlara simgesel adlar koydular. işte, sen şu vakit doğduğuna göre şu yaşta oluyorsun dediler. zart yaşlarda bunlar yapılır, zırt yaşlarda bunlar yapılmaz dediler, sınırları daralttılar. her yaşın bize ve hayatımıza eklediklerinden bahsederken aslolandan eksilmek olduğundan hiç söz etmemeyi tercih ettiler. bizi balonlarla, hediyelerle oyalarken ömrümüzden eksilttiler.
yada biz "madem ölücez, amann! çalsın sazlar oynasın kızlar" dedik de ondan adet oldu bu herşeyi kutlama arzusu! bilemiyorum şimdi kimdi suçlu...

pörçük-II

bide en çok şahit olamıycaklarıma üzülüyorum. yani bigün insanlık jetgiller de ki gibi minik uçan arabalara binecekler ve tek düğmeye basarak astral gezintiye çıkacaklar ve ben bunları göremiycem. kimbilir çok seviceğim kitaplar yada müzikler de yapıcaklar ama ben yine şahit olamıycam. yani eski zamanlara şahit olamamak da üzücü ama işte ne biliyim bi sürü kitap okuyarak kısmende olsa doyurabiliyoruz bu çeşit bi merak duygumuzu. ama gelecek öyle mi, hem gelecekte olsaydım zaman makinesiyle bu sıkıntımı da çözebilirdim!
üzülüyorum işte bunları düşündükçe...

ve son olarak parça pinçik I-II-III :)

yine ana mevzuya dönecek olursak, yarından itibaren geçinemediğim yaşlarıma eklenecek bi yenisini kutlamayı da acayip buluyorum tabi ama işte varlığından mutlu olduğumuz insanlara bunu belirtmek için yanlızca bu günleri beklediğimizden, varlığımdan mutlu olanlar kutluycaklar bu günü.
o yüzden arkadaşlarımın ve ailemin çabalarını yüzüme yerleştirebildiğim en geniş tebessümle karşılamaya çalışıcam,
üstelik bana "gördün mü bak 28 oldun!" derlerken de...

27 yaşımda ki son yazımla sizi son kez selamlıyorum,
daha iyi günlerde ve ruh hallerinde görüşmek umuduyla...
buona sera

26 Şubat 2010 Cuma

komodo furkan

işte bu resimde görülen saçma şeyi geçenlerde taksimde türkçe bilmeyen maximus adında bi herifden aldık. şimdi herif hem türkçe bilmiyor hem nasıl yaparızı anlatmaya çalışıyor falan derken bi baktık tamamen türkçe montaj anlatımı var. iyi güzel dedik, artık nasıl bi saflıksa -ulan türkçe montaj kızım eminmisin, diyemedim kendime
neyse montajı nasılsa yaparım demiş olucam ki hemen ona isim arayışlarına girdim ve son derece karizmatik olduğunu düşündüğüm -komodo ejderi adını verdim. ve -ehehe komodo ejderimi bi uçurucam var ya, falan diye havalı havalı konuşurken birden adının "uçan kuş furkan" gibi son derece zibidi bi isim olduğunu öğrenmemle epeyce bozuldum tabi. bide üzerinde made in china yazmazmı daha da ifrit oldum. neyse, oturduk biz dört kişi bunu yapmaya yeltendik ama her eline alan "bu ne be, bu nasıl bi anlatım" diyerek geri bıraktı, ki aynen bende. biraz uğraştıktan sonra topladık ne var ne yoksa koyduk poşetine orda bi daha açmamak üzere. kimse bişey demedi ama herkes bunun böyle olucağını ve böyle olmasının daha iyi olucağını biliyordu...
ama işte benim bugün can sıkıntım -yapıcam lan ben o furkan düdüğünden ejder, şeklinde ki kendimi gazlamamla yeniden buluşmama neden oldu. internette belki bişeyler vardır diye baktım, fakat bi nane çıkmadı ordan da. ve ben aynı kandan aynı ırktan geldiğim adamlar bunu yaptıysa bende birleştirebilir yada yeni bi soluk katabilirim dedim ve giriştim. valla yalan olmasın ama bir yada iki saate yakın bi süre uğraştım ve sonunda bitirdim. bitirince beni bi mutluluk, bi rahatlama sardı ki sormayın gitsin. ama gel gör ki, heyhat tüm ırkımız gibi bende birleştirme yaparken parça arttırdım:) tıpkı resimdekinin aynısı olmasına rağmen neden parça arttı anlayamadım ama yine de -evet çok tasarrufluyum aferim, dedim kendime. valla kalan parçaların alametinden midir, yoksa türk mühendisliğinin önlenemeyen yükselişinden midir bilemedim ama benim komodo ejderim uçmadı:( ühühühü malesef uçuramadım onu... gerçi komodo ejderleri uçamaz zaten, adı ejder onların yoksa dev bi kertenkele gibi bişey işte onlar ama söylenişi hoşuma gidiyor diye ona bu adı vermiştim... neyse işte velhasıl kelam elimde uçamayan bi komodo furkanım var artık benim:) birleştirdim ya, siz ona bakın! hem artan parçalardan da yavru furkancıklar yapmayı düşünüyorum zaten, ordan artanlarla da yavru komodocuklar, ordan artanla da tırtılcıklar, ordan artanla da minik uğur böcekleri, ordan artanla da minik solucanlar, ordan artanlada.......... :):):)

19 Şubat 2010 Cuma

mutlu aşk varsa da mutlu son yoktur!

şimdi günlerim epey birbirine benzer (hatta tıpatıp aynı) geçiyor ama, onları birbirinden ayıran tek şey hergün izlediğim, hatta bırakın izlemeyi yaşadığım filmler oluyor. yani günde sanırım 4-5 film izliyorum(diziler hariç:) buda iyimser bi rakam aslında ve şu sıralar seçtiğim filmlerin aynadaki yansımam olarak gördüğüm karakterlerine derin hisler bile besleyebiliyorum... ve dün şunu farkettim, ben oturup o karakterler için endişeleniyorum...
yani acayip işte, bu filmlerde ki karakterler hayatta hiçbir şeyi başaramamış(toplum standartlarına göre yanlız) ve içlerinde ki enerjinin de nereye ait olabileceğini aramaktan usanmış ve tamamen kendini akıntıya bırakmış, boşvermiş tipler. tabi onların hayatını hikayeselleştiren, bi araya gelerek bişeyler yapmaya çalışmaları.
ve bu kadar mahpus talihli insan çoğunlukla herşeyi ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. ama hikayelerde yanlarına kar kalan hep bütünlük duygusu oluyor. yani hikaye aile ile ilgiliyse aile bireyleri, dostlukla ilgiliyse dostlar sonunda birbirlerinin hayatlarında mühim yerler alıyorlar. (ki bu beni en derinden yakalayan hislerden biridir, benim için de mühimatı çok fazla bi değerdir bu) ama sanırım hikayeler güzel insanlardan oluşunca kötü sonlandırmaya kimsenin yüreği elvermiyor ve hemen mutlu bi sonla bitiriveriyorlar bu tür filmleri. ama beni inandıramıyorlar işte buna, çünkü ben onun mutlu bi son değil mutlu biran olduğunu biliyorum! ve biliyorum ki, o insanlar üzerlerine yapışmış gölgeleri gibi olan başarısızlıkları ve bi türlü örseleyemedikleri aidesizlik hisleriyle asla mutlu olamazlar...
o yüzden, o karakterlerle aramda geliştirğim bağ derinleştikçe onların yaşamlarına dair endişelerim de artıveriyor. Elegy filminde ki david için endişeleniyorum mesela yada Sunshine Cleaning'de ki rose ve norah için ve Ensemble, c'est tout'da ki Camille ve Franck için... en son izlediklerim bu filmler olduğu için aklıma ilk bu tutunamayanlar geliyor, ama bunlar ve niceleri için endişeleniyorum ben. medium dizisinde ki allisson gibi sürekli kaybedenlerin hayaletlerini görerek yaşıyorum. sanırım kendimi kurtarılamaz buldukça, birilerini kurtarmaya çalışıyorum. biliyorum saçma ama buna engel olamıyorum.
filmlerden biri henüz bitmiş ve benim gözümde ki yaş henüz kurumuşken bi arkadaşımla konuşuyorum mesela gündelik hayattan, herşey o kadar bulanık geliyor ki birden. gözbebeğinin karanlıktan birden aydınlığa geçmesi gibi herşeyin önünde bi sis dalgası oluveriyor, seçemiyorum önümü biran yada uykuyla uyanıklık arasında yaşanan tüyden hafif hissedilen beden gibi gerçekliği kavrayamıyorum. yoruluyorum işte böyle böyle, aslında hiçbir şey yapmazken...

bi tutunamayan'ın anlatıları...

15 Şubat 2010 Pazartesi

There'll be times that you'll believe you can really fly



geçen akşam can sıkıntısından tutup fotoğraf çekimi yaptık. kısıtlı imkanlarla oldu, ama güzel oldu bence:) yani ışık çok yetersizdi, çünkü tek ışık kaynağımız bi gece lambasıydı hemde enerji tasarruflu düşük voltajlı... ışıkçımız(ali efendi) yetersiz imkanlarla ve bi dünya azarla iyi sabretti bana doğrusu. sevinçcim modelim oldu yine ve sonrasında beğenmeyip çok kapris yaptı. irfan müdehaleden nefret ettiğimden sadece black/white ayarlarıyla ışığın yetersizliğini kapattı:) öyle işte, bi süre elimden bişeyler geliyor sanırım diye iyi hissettim kendimi...
ali bana bi foto galeri yapıcak ama o daha çoook sürer diye bir ikisini buraya koymak istedim...ve esasen şunu söylemek istedim canım arkadaşlarıma;
teşekkür ederim,
eşşekler siz niye olduğunu biliyorsunuz işte :)
mucukka

9 Şubat 2010 Salı

madonna olucakmış, gülmeyin! belki yarası var...

madonna olcakmış,
gülmeyin! belki yarası var
çok gülümsemiş, mutsuz olmamış
belli şakası var
beş dakika durup, bi dinleyin
belki bi sözü var
hemen gitmeyin bekleyin,
ayrıca bişi var
bizden farklıymış, evet deyin
-e sen öylesin
doğuştan starmış,
aman deyin, nazar değmesin
madonna olucakmış, gülmeyin...

seveni/sevmeyeni var, ama burda ki mevzu nil değil. bu şarkıda ki acınası ruh halinin herkesin başından başka karakterlerle en ergen çağlarda geçmiş olması... ben madonna olmayı istemedim ama vardı işte benim de kendimi layık gördüğüm bi yerler. ve insan kendini hakikaten bayağı bi süre inandırıyor buna: bi gün keşfedilecek ve değer, kıymet görecek kadar muazzam bi kristal olduğuna...
yani insan aynı atomlardan olunca elmasla-kömür arasında ki farkın tamamen renk/zevk farkı olduğunu sanıyor bi zaman sanırım.
ama sonra ayrılıyoruz işte yada ayrıştırılıyoruz böyle elmaslar/kömürler yada daha açık anlatımıyla değerliler/değersizler diye...
kendimce kurduğum hayaller ve bekleyişler beni küstürüyor böyle, ergen zamanlar da dedim ama sanırım biraz eksik söyledim, insanlar kömür/elmas diye ayrıldıktan sonra da ayrışmalar devam ediyor ve biz kömürler cephesinde ki bir ayrım kolu da; hayalciler/gerçekçiler. onlarda içlerinde ayrılıyor sonra, gerçekçiliği set yapıp kendi gerçeklerini kuranlar, hayal kurmaktan vazgeçemeyip gerçeklikle kendini araf'ta bırakıp hırpalayanlar... ben hayal kurmayı uzun zaman önce unuttum sanıyordum ama yanıldığım şey eskiden neredeyse tüm vaktimi hayal dünyasında geçiriyorken bunun dozajını artık azamiye indirmiş olmam.
çocukken ki yarattığım bu dünyanın da nedeni hep uyumsuzluktu aslında. küçükken çocuklarla anlaşmak zordu, sonrasında da işler yaver gitmedi ve büyükler zorladı beni. küçük numaralar geliştirdim sonradan beni aralarında barındırabilsinler diye. ama sonra fasülye sırığının tepesinde ki dev'e sürekli ninniler çalan arp kadar yoruldum... şimdi yorgun ve elinden pek bişey gelmeyen biri gibi hissederken kendimi, bu şarkıyı mırıldanmaya başladım...

bir kuşun kanatları olsaydım eğer, konuşulmayanları köşe bucak saklananları...

dün çok beğenerek bi eldiven aldım, yani irfancım aldı. öyle bu karlı günlerde sıcak tutacak cinsten değil, aksesuar için. eldiveni alırken çiftini bulamadı satıcı, bazen tekini de alabiliyorlar dedi ki, orda tek öteki tekinden olan benim beğendiğim eldivendi. ama ziyanı yoktu çünkü ben de onu zaten tek istiyordum. ama ne bilicektim ki gecenin bi yarısı bir diğerinin yeri belirsiz eldivenim aklıma bunca senaryo dolduracak. demin bi silkelendim, saatlerdir hiçbir şey konuşmadığımı ve saçma sapan bi biçimde diğer eldivenin olabileceği yerler ve haller ve sahipler üzerine bi dünya fantazi kurduğumu fark ettim. yani belki tanıdık, belki nefret ettiğim, belki imrendiğim, belki tanısam nefret ediceğim, belki uzun sohbetler yapabileceğim, belki benden çok küçük, belki -o alıyorsa ben almıyorum diyeceğim... birinde şimdi bu eldivenin teki. yada belki kaybetti/hediye etti/nefret etti... bilmiyorum işte, ama bu sadece bi vesile işte durup bazen düşünmek için. n'oluyo ya nereye koşuyorum ben böyle hızlıca bi tek ben yaşıyor sanarak vs. falan demek için vesile işte bu şimdi sahip olduğum eldiven teki...
sanırım şuurum bu düşünce deryasındayken kulağıma listede ki hep aynı şarkının sözlerinin çalınıyor olması da tesadüf değil; bir kuş :)
belki de bu şarkı beni seyrinin yörüngesini tuturamadığım bu gecede eldivenle yolculuğa çıkardı!
bilemiyorum,
öyle işte...

3 Şubat 2010 Çarşamba

üç kulak...

ikisi bile sağırken üçü n'apıcaksak...
video

ve karşınızda "şu anda! şimdi!" bandista...

daha dün çıktı fırından bu mini albüm ve diycek çok bişey yok yine. genel grev öncesi bandistanın yeni gibi duran ama aynı şeyleri söyleyen sözleri...
aynı yerden dinleye/indirebilirsiniz...
sucludur her aynasız
her günahkar bir aziz...

İşte burdan;Şu anda! Şimdi!

1 Şubat 2010 Pazartesi

kalbim kaybolmuş bir gemi hiç kimse bulsun istemem...

şu sıralar hayatta bıraktığım tek iz kanepenin minderinde ki çöküntü... elimde kumanda, üzerimde battaniye pek az kalkıyorum ordan ve su almak için kalkıp geri döndüğümde elimde bardakla o ize bi süre bakıverdim. her yer gayet derli topluyken kanepenin epeydir mudavimi olduğum minderi, yastığı karmaşık ve yorgun ruh halimin izini taşır gibiydi. birden yok olsam birileri düzeltene kadar bırakacağım iz bu kadardı işte. üzdü bu beni haliyle...
neyse, "günışığı temizleme şirketi" diye bi film işaretlemiştim o başlamak üzere, bende yerimi alıyım, yine susayana kadar kalıyım hatta öyle...

28 Ocak 2010 Perşembe

you are my sunshine


bu şarkı beni hep mutlu eder!
johny cash'i çok sevmeme rağmen o böylesine neşe dolu bi şarkıyı bile söyleyince yine darlanıyorum ama anne muray söyleyince içime neşe doluyor(belki kararmış içime iyi gelir umuduyla)...

27 Ocak 2010 Çarşamba

benim annem pazarları uyandırmaz yavrusunu!

bu cümleyi bırakın söylemeyi düşününce bile ağlayasım geliyor; benim annem pazarları uyandırmaz yavrusunu!
işçi yada memur çocuklarının anlayabileceği bi his belki de bu. yani pazar günü okula giden çocuklar evde olur, köpek gibi çalışan baba evde olur ve o gün öğlene kadar yatılırdı. hepimizin hakkıydı yani bu. annem ses çıkarmadan çay demler erken kalkmışsam ses çıkarmamam için defalarca uyarırdı beni. çoğunlukla uykudan ya hamur kızartması yada sucuklu yumurta kokusuyla uyanırdık.
çocukluktan kalma işte, hala çok seviyorum kalabalık aileleri. o yüzdendir ki benim için pazar günlerini pazar günü yapan kalabalık ve keyifli kahvaltılardı. eksikliğinden sanırım, artık her günüm birbirine giriyor. ne artık kalabalık ailemle bir olabildiğim zamanlar mümkün nede işte diğer kahvaltılardan başka bi pazar kahvaltısı. günleri birbirinden ayıran bi ayrım yok artık hayatımda.
malesef...
büyümek denen hadiseyle yanyana bile durmaya tahammül edemiyorum. yani tamam ben büyüyeyim, gelişeyim ama kimse değişmesin,eksilmesin istiyorum...
yazarken bile boğazım düğümleniyor...
artık mümkün değil ya işte, tut ki mümkün oldu ve o kahvaltı sofrası yine kuruldu diyelim, ama artık benim ne kızartma yiyebilmem nede sucuk yiyebilmem mümkün. büyüdükçe benim de bedenim eskiyor ve bunlara izin vermiyor artık,
yine malesef...
bide bu soğuk günlerde kulağım "bozaaa" sesini arıyor. çocukken televizyonun sesini çok açmaz elimizde sürahimizle onun kaçırmamak için beklerdik. ve yine malesef ki o da yok artık...
büyüdüğüme, büyürken çoğalıyorum sanıp eksilttiğim zamanlarıma içim acıyor bugünlerde...
malesef...

25 Ocak 2010 Pazartesi

peki ya sufjan'la?


şimdilerde bir diğer gözdem de bu çocuk, o bana bu şarkıyı söylemeden uyuyamıyorum bi kaç zamandır. şimdi de uyumak istiyorum ama bu gece bu çocuk da yetmiyor. olsun ben hala onu çok seviyorum.
bide onun hayatıyla ilgili sözlükte ilginç bişey okumuştum;
*sufjan stevens'ın hikayesi de kendisi ve şarkıları kadar ilginçtir aslında. 1 temmuz 1975'te stevens ailesi tarafından detroit'teki evlerinin kapılarının önündeki süt sepetinin içinde bulunmuştur. "seni seviyorum" yazan bir not ile birlikte. jo-jo, zukey-dukey ve jam-jam adında 3 tane çocukları daha olan ve fakir bir aile olan stevenslar buldukları çocuğu da yanlarında tutmaya karar vermişlerdir. ve adını sufjan stevens koymuşlardır. ermeni sufi savaşçı abu sufjan muhammad'den esinlenerek.
hayat çok ilginç dimi?
tanıdığım birinin bi hikayesini dinlemiştim o da beni çok şaşırtmıştı, o geldi şimdi birden aklıma;
karı-koca henüz kundaklık bebekleriyle tatile giderken, uçurum kenarın da ıssız bi yolda büyük bi kaza geçiriyorlar ve şimdilerde iyi müzisyenlerin arkasında yan flüt çalan bi kız olan bebek o zaman arabanın ön camından fırlıyor. anne baba baygın ve yaralı bi süre kaldıktan sonra ambulanslar falan geliyor, onları hemen alıp götürüyorlar ama kimse o sırada bi kaç yüz metre ileride ki bi ağacın üstünde asılı kalmış bebeği farketmiyor. ta ki, kadın ve adam bi kaç gün sonra kendilerine geldiklerin de bebeklerini sorana dek... aylarca bebeklerini arıyorlar o bölgede ve sonun da dağlarda yaşayan fakir ve çok çocuklu bi çobanın bebeği bulduğunu ve artık kendi çocuğu olarak sahip çıktığını öğreniyorlar. çoban bebeği ağaçtan indiriyor ve yüzünün yan tarafının boydan boya yarık olduğunu görüyor. şehre uzak o yerde çoban kızın tüm hayatına işliycek olan ve hayatın tuhaflığının simgesi olan o yarayı çuvaldızla dikiyor...
kızın ailesi zengin bi aile, o zamanın şartlarıyla yüzüne estetik yaptırıyorlar ama o yara hiç bi zaman tam anlamıyla gitmiyor. ve kız her gece çok ürkütücü bi biçimde bi gözü açık uyuyor. bi süre sonra ameliyat olmaktan da vazgeçiyor zaten ama kendiyle barışık biri falan da olmuyor, aksine bütün hayatını bi bağımlı olarak sürdürüyor... buda çok ilginç bi hikaye...
ama sufjan'ın ki allahtan daha bi başarıya ulaşmış bi hikaye...

21 Ocak 2010 Perşembe

Joanna Newsom adlı bu kızla hiç tanıştınız mı?

bence müthiş bi kız, küçük bi kız sesi- björk- cranes vokalisti alison shaw vs... her bişeye benzetildi (allah aşkına son 15 yıldır rock yada alternatif müzik yapan hangi kadın şarkıcı björk'den etkilenmedi ki, istemeselerde yaptıkları müziklerin içine işledi björk'ün müzikde ki yeni akımı) ama bu kız ilk albümünün çıktığı yıl amerikada "folk müziğin adını yeniden yeşerten kız" olarak anıldı! ayrıca da arp'ı gitar gibi çalıyor, ona da bayıldım :)
çok bişey anlatmıyım, izleyin bakim sevicekmisiniz...

janes joplin...


iki gün önce bu muhteşem kadının doğum günüydü. yaşasaydı 67 yaşına girecekti ama o bundan 40 sene evvel hayatın devrik kısmındakilerin den biri olarak henüz daha yapacak o kadar çok şey varken ve o kadar çok gençken, kendine herkesden daha büyük bi kötülük yaparak öldü. o kadar hayranım ki ben onun sesine, şarkılarına şimdi düşünüyorum da benden daha küçükmüş öldüğünde ve onun kendine en büyük kötülüğü yaptığını söylerken bi an duraksadım. kendime gidilecek bi yol seçmeye çalışıyorum kisvesi altında ben de en az onun kadar kendime kötülük yapıyorum. ondan daha fazla yaşanmış günlerim var belki ama çok daha anlamsız olarak birikiyorlar sadece henüz varlığını sürdüren ömrümde... neyse konuyu çarpıtmıycam...
...onunla ilgili yazılar okudukça yada onun şarkılarını dinledikçe hem hüzünleniyorum hem de ona çok kızıyorum. müthiş biriydi ve keşke kendini bu kadar kısa zamanda mahvedicek saçma yollara sürüklemeseydi. bir kadını bu hayatta iki şey mahvedebilir; 1-herhangi birşeye bağımlılık, 2-paradoksal bi aşk!... janes bunların her ikisine de sahipmiş, onun kaderi çifte kavrukdan öte yanık gelmiş önüne ve o çok güçsüzmüş...
onunla ilgili bi yerde, bi dönem tüm uyuşturucuları bıraktığı ve albüm aşamasındayken bi türlü ilham bulamadığından yeniden başladığını okumuştum. ilginç! aklını toparlamak için önce tamamen aklının kontrolünü yitirmesi gerekiyormuş...

ecnebiler için toprağı bol olsun denmez, onun için ismiyle yaşasın janes, iyiki varmış iyiki onun varlığından haberdar olabilmişiz...

19 Ocak 2010 Salı

kar :)

istanbul'un hayat hareketliliğinin uzağında yaşamaktan zaman zaman nefret etsem de bugün buraların bi güzelliğiyle karşılaştım perdemi homurdanarak açtığımda













hemen bi sevindim, daha merkezde ki arkadaşlara sordum, "kar var mı orda?" -burda tık yok! dediler :)
valla akşama merkezde ki arkadaşları buraya kartopu oynamaya davet ediyorum:)hatta akşama burda ki çocuklar okuldan gelsin, sokakta yukarıdan aşşağıya leğenle kaymaya bile ikna edicem onları. hoş bunlar bilmez leğenle meğenle kaymayıda, ama çocuklar atraksiyon severler hemen tavlarım ben onları...
o zaman onlar okuldan gelene kadar ben de depoyu fulliyim, gidip biraz daha pencere önünde bacardi içeyim:)
ayrıca da ben şehrin göbeğinde ama sisli bi yerde olmayı istemiyorum, bugün bi mutluyum hatta kar vesilesiyle. çok zaman olmuş mutlu olmayalı. ali'ye kızgınlığımı bile unuttum neredeyse! yok yok o kadar da değil, onun biraz tırmalaması lazım daha...

17 Ocak 2010 Pazar

I Whant You - Soul Kitchen...

Fiona apple deminden beri yüksek sesle kulağımda bunu söylüyor... neyi istiyorum da bunu fiona'ya söyletiyorum bilmiyorum. üstelik kadın o kadar acı çekerek söylüyor ki, "ne istediğini bilmiyorsan, onu bu kadar üzmeye hakkın yok!" deyip azarladım kendimi...
Dünden beri zihnimde soul kitchen'in şahane müzikleri dönüp duruyor, şimdi fiona susunca onların sesini işitmeye başladım yine. ne kadar güzel bi filmdi ya, hala gülümsüyorum. fatih akın'ın en sevdiğim filmi Im Juli idi. ama artık soul kitchen... yani hep arzular ya insan daha genç olduğu yaşlarda daha çok olur bu ve genellikle bi bar masasında otururken şöyle söyler sürekli "bi gün bi bar açalım moruk, yapalım bi gün bunu yani" ama olmaz işte çoğunlukla, hoş benim hala böyle bi arzum varlığını hissettirmiyor değil hani:) hele ki dünkü filmi izledikten sonra "bulsam öyle bi ekip kesin açarım" hülyalarına da daldım hemencik:)
film de juli'yi yada solino'yu bulanlarda oluyor ama ben o hisse kapılmadım. bi amaca hizmet eden hikayeler belki üçü de ama hepsinin tadı başka bence, hele soul kitchen bambaşka. şimdi cem hoca olsaydı burda "berbat bi film nesini sevdin, derslerde hiç mi bişey öğrenmedin sen" derdi ama benden yönetmen daha zor çıkar. ben hala hikayeyle önce büyülenen sonra yönetmenlik detaylarına takılan bi romantiğim... olsun hoca bu filmi sevmezdi biliyorum ama ben çok sevdim:) hocayla aynı fikirde olduğumuz film sayısı da azdır zaten "bisiklet hırsızları"nda hemfikirizdir ama orda da ben yine hikayeye gözyaşı döküyorum önce:) hoca okusa gebertir beni, neyse okumazın rahatlığı bu... ama siz dinleyin beni izleyin valla çok güzel film, tabi bisiklet hırsızlarını da izleyin bak o da çok güzel film...

4 Ocak 2010 Pazartesi

yüzünü dökme küçük kız...

her kızın kendine yakıştırdığı bi şarkıdır sanırım bu şarkı. yani daha ne olsun, hem kızın üzüntüsüne şarkı yapılmış, hemde sevimlilik unsuru "küçük" ile tanımlanmış...
ama ben aynı adamdan bi şarkı seçicek olsam, benim için "anlamsız" şarkısını yazmış olmasını isterdim. o şarkıda ki ruh bütünlüğü ve hayatı kadının huzuruna endekslemiş bi adam benim daha bi tercihim olurdu. pek tabiki sonraki zaman diliminde beni korkutan bi duruma da dönüşürdü ve muhtemelen sonrasında şu şarkıyı isterdim; bu iş çok zor yonca...
bugünler de epey yorgun hissediyorum ya kendimi, cümle kurmak bile zor geliyor. bedensel yorgunluk, ruhsal yorgunluğa dönüşüyor. heyecan içerisindeyim aslında. şu sıralar tüm ilgimi üzerinde toplamış bi işle uğraşıyorum. ama yine de yanlız kalınca herşey tepetaklak oluyor. ezelden beri kendimle kalmayı severim, hatta bi kitapta "sessizce odalarında oturmayı başaramayanlar iç huzurunu sağlayamamış insanlardır" cümlesini okuyunca bi durup düşünmüştüm. doğruydu, kendi içinde çözüm için iç sese kulak verilmeliydi. ama burda ters bi durum da vardı. ben bunu hep yapıyordum ama hala fevkalade huzursuz biriydim. demek ki benim huzursuzluğumun daha fazla sükunete ihtiyacı var dedim, kendi mantığımla çelişmemek adına... farkındayım yine bi saçmalama seansı oluyor ama durun durumu kurtarabilirim bi daha deniyim...
....
......
.......
........
.........
..........
nayn, 10 dakikadır yaptıklarımı sayıyorum; monitöre bön bön baktım, viki gibi burnumu kaşıdım ama yıldızlar parlamadı, belki evreka derim diye bi bardak su içtim ama beni bi bilgiye kaldırmadı... sonuç üzgünüm ki "saçmalama seansı" olarak kaldı. bi dahakinde daha başarılı olucam, söz! şimdi gidiyim bu buz gibi karlı havada bi battaniyenin altında uyuklamaya başlıyım, yarın yine çok yorulucam. sonrasın da yine keyifli biri olmaya çalışıcam ve sanırım daha da yorulucam... neyse hadi görüşürüz,
bu arada fon müziğim yazı bitene kadar aldı başını gitti ve bu soğuk günde hislerime tercüman oldu; deniz kokusu...